Evet, bundan tam 102 yıl önce yani 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu, kurulacak olan yeni rejimin en radikal hamlelerinden biriydi. Kanunun mimarisi, dönemin tek tipçi vesayet kadrolarına aittir; başta Mustafa Kemal olmak üzere hükümet ve Meclis çoğunluğu tarafından hazırlanıp desteklenmiştir. Tasarı, hükümet adına dönemin Maarif Vekili Vasıf Çınar tarafından Meclis’e sunulmuştur.
Kanun, baskı ve hileyle kabul edildi ve yeni devletin laikleşme sürecinin temel adımlarından biri oldu. Devlet vesayetini esas alanlara göre medrese-mektep ikiliği, farklı dünya görüşlerine sahip nesiller yetiştiriyor ve ulusal birlik açısından risk oluşturuyordu. Bu nedenle eğitim sisteminin tek merkezden yönetilmesi sözde “zorunlu modernleşme” adımı olarak görüldü.
Aynı gün hilafetin kaldırılması ve Şer’iye Vekâleti’nin lağvı ile birlikte yürürlüğe girdi. Ama bu kanun yalnızca teknik bir “eğitim reformu” muydu? Yoksa bir medeniyet tasavvurunun tasfiyesi miydi?
Kanunun amaçlarındaki resmî çerçevesi nettir.
Eğitimin birliği sağlanacak, çok başlılık bitecek yani devlet denetimi kurulacak, laik ve modern bir sistemin temeli atılacak ve toplum tek tipleştirilerek ulus devlet anlayışı esas alınacaktır.
Batılı küresel emperyalizmin talimatı bu doğrultudaydı. Geçmişin bütün bağları kökten kopartılacak. Tarihi hafıza yok edilecek. Millet, yeni tarihi köksüz bir başlangıçla yapacaktır.
Oysa meselenin inanç ve kültür bağlamındaki tablosu çok farklıydı. Çünkü İslam geleneğinde ilim, vahyin ışığında şekillenir; bilgi ile iman birbirinden koparılamaz. Eğitim yalnızca meslek edindirme aracı değil, insanı Allah’a kul olma bilinciyle inşa etme sürecidir.
Kanunun en sert sonucu, asırlardır ilim üreten medrese geleneğinin tasfiyesi oldu. Altı yüz yıllık Osmanlı eğitim geleneğindeki medreseler sadece dinî ilimleri değil, fıkıh, kelam, mantık ve hatta matematik-fen gibi alanları da okutuyordu. Elbette sistem kusursuz değildi; 19. yüzyılda ciddi bir durgunluk yaşanmıştı. Ancak çözüm ıslah etmek değil, kökten kapatmak mı olmalıydı?
Tevhid-i Tedrisat kanunuyla medreseler kapatıldı, batının salt pozitivist eğitimi esas alındı ve dinî eğitim marjinalleştirildi. Arka planda ise inanç ve kültür bağlamında bir imha projesi yatmaktaydı. İdeolojik temelli rejimin hedefleniyordu. Din, toplumun kurucu unsuru olmaktan çıkarılıp devletin kontrol ettiği bir alana indirgenmişti. Eğitim birliği sağlandı ama inanç alanında bir tek tipleşme dayatıldı.
Laiklik adına yapılan düzenleme, gerçekten tarafsız mıydı? Yoksa pozitivist bir ideolojinin eğitim politikası mıydı? O dönemin kadroları; din, kamusal alandan çekilmeli, eğitim “bilimsel” temelde yeniden kurulmalıydı. Ancak “bilimsel” denilen zemin, çoğu zaman dinî referansları dışlayan seküler bir dünya görüşünü dayattı.
İslami açıdan bakıldığında sorun, bilime karşı olmak değil; bilimi vahiyden bağımsız, hatta ona alternatif bir hakikat kaynağı olarak konumlandırmaktır. İslam düşüncesinde hakikat tektir ve Allah’tandır. Modern eğitim sistemi ise bilgiyi parçalayarak kutsaldan arındırdı. Sonuçta ortaya çıkan nesil, teknik olarak donanımlı ama inanç bağları zayıf bireyler oldu.
Medreselerin o dönemde belki ciddi reforma ihtiyacı vardı. Fakat köklü bir geleneği tamamen devre dışı bırakmak, toplumsal hafızada kırılma yarattı. Bugün hâlâ din-devlet-eğitim ilişkisi tartışılıyorsa, bunun temelinde o radikal kopuş vardır.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu, yeni rejim için “modernleşmenin zorunlu adımı” olabilir. Ancak İslami bakış açısından, bu adım dinî eğitimin kamusal ve kurumsal meşruiyetini zayıflatan bir müdahaledir. Birliği sağlarken çeşitliliği yok etmek, düzen kurarken geleneği tasfiye etmek…
Belki de bugün sorulması gereken soru şudur: Eğitimde birlik, inançta tek tipçilik anlamına mı gelmelidir? Eğer cevap hayırsa, geçmişin keskin hamlelerini yeniden ve cesurca tartışmak zorundayız.