29 Aralık’ta Yalova’da DEAŞ’a yönelik operasyonlarda üç polis memurunun hayatını kaybetmesi, vicdanı olan hiç kimsenin sevinmediği bir hadisedir. Bu kaybı istismar etmeye kalkışmak da bu kaybın arkasına saklanarak “terörle mücadele” adı altında her türlü hukuksuzluğu meşrulaştırmak da aynı derecede yanlıştır. Terörle mücadele, intikam refleksiyle değil hukukla yürütülür. Aksi hâlde adına mücadele denilen şey, bizzat terörü üreten bir bataklığa dönüşür.
Yalova’daki operasyonlardan sonra gözaltına alınan kişiler, ama özellikle kadınlar, Emniyet eliyle kamuoyuna bilinçli biçimde teşhir edilmiştir. Ters kelepçe, boyundan bastırma, etrafında dolaştırma, kameralardan kaçırma yerine özellikle görülmesinin sağlanması… Bunların hiçbiri “rutin prosedür” değildir. Bu, Emniyet teşkilatı içindeki bir kliğin, mahkemeden önce kendi cezasını uygulaması, böylelikle kendini tatmin etmesi girişimidir.
Bu noktada açık konuşmak gerekir: Bu görüntüler güvenlik gerekçesiyle değil, ideolojik bir mesaj vermek için üretilmiştir.
Türkiye, geçmişte PKK operasyonları gördü, DHKP-C operasyonları gördü, organize suç operasyonları gördü. Çatışmadan sağ çıkanlar oldu, ağır suç isnatlarıyla yakalananlar oldu. Ama inançlı kesimin üzerine karabasan gibi çöken 28 Şubat dönemi hariç, hiçbir dönemde, hiçbir kesimin kadınları, bu ölçüde aşağılayıcı, teşhirci ve provoke edici bir muameleye maruz bırakılmadı. Kalbi, kinden kararmış olanların dışında hiçbir vicdan sahibi, bir kadına böylesi bir muamelenin reva görülmesine rıza göstermez.
Hukukun temel taşı olan masumiyet karinesi, Emniyet eliyle çiğnenmiştir. Daha savcı görmemiş, daha hâkim karşısına çıkmamış insanlar; kelepçenin şekliyle, sevkin diliyle, görüntünün kurgusuyla suçlu ilan edilmiştir. Bu, yalnızca hukuksuzluk değil; anayasal bir suçtur. Çünkü masumiyet karinesi, süs için konulan bir cümle değil, devletin vatandaşına borcudur.
Burada yapılan şeyin, terörle mücadeleyle izah edilmesi kolay değildir. Bu, İslami kesime yönelik açık bir gözdağıdır. Mesaj, net olarak verilmiştir: “Kimliğin buysa, göreceğin muamele de budur.”
Bu, bilinçli bir toplumsal tahrik girişimidir. Bununla toplum iki kutba ayrılmıştır: Bu muameleyi haklı görenler ile kadınlar üzerinden güç gösterisi yapılmasının insani ve vicdani olmadığını düşünüp tepki gösterenler.
Daha da vahimi, bu görüntülerin ortaya çıktığı siyasi atmosferdir. Bugün Türkiye’de, milyonlarca insanın oyunu almış üç siyasi partinin milletvekilleri, on binlerce sivilin ve güvenlik personelinin ölümünden sorumlu tutulan; düne kadar “bebek katili”, “terörist başı” denilen bir kişinin ayağına gitmektedir. Aynı kişi artık “Sayın” diye anılmakta, MHP Genel Başkanı tarafından açıkça övülmektedir. Bu tabloya bakıp da şu soruyu sormamak mümkün mü?
Devlet, silahlı bir örgütün liderine gösterdiği siyasi nezaketi, henüz hakkında hüküm verilmemiş kadınlardan neden esirgemektedir? Bu çelişkinin adı adaletsizliktir. Bu çelişkinin adı ikiyüzlülüktür. Bu çelişkinin adı, gücü zayıfa yöneltip, güce boyun eğmektir.
İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve bu sevk talimatlarını veren her kim varsa şunu bilmelidirler ki devlet, korku üreterek ayakta kalamaz. Devlet, insanını aşağılayarak güçlenemez. Devlet, suçu ispatlanmamış ve hukuken masum sayılan insanları ezerek terörle mücadele edemez.
Bu ülke, hukuku askıya alan güvenlik aklı yüzünden çok bedel ödedi. Aynı hatayı tekrar tekrar yapmanın adı tecrübe değil, körlüktür. Kolluk kuvvetleri, devletin öfkesini değil; adaletini temsil eder. O çizgi aşıldığında, ortada ne hukuk kalır ne meşruiyet.
Ve son söz şudur: Devlet, masumiyet karinesini çiğnediğinde vatandaşıyla beraber kendini de yaralamış olur. Bugün kadınlara yapılan bu nahoş muameleyle verilen mesaj, yarın çok daha büyük bir toplumsal kırılmanın habercisi olabilir. Bunun sorumluluğu da bu görüntüleri sergileme talimatı verenlerin omuzlarındadır.