İkinci Maraş Depremi denebilir buna. Kastımız, acıları nitelik ve nicelik üzerinden kıyaslamak değil. İkisinde de en ağır ders, tedbirle ilgili. Fay hatları üzerinde iseniz düz ovaya ev yapmayacaksınız, sarsıntıda yıkılması zor evler yapacaksınız. Bu kadar basit bir mevzu kulak ardı edildiği için maalesef bu ülke nice bedeller ödediği halde -Allah muhafaza- sırada neresi olduğunu endişe ile bekliyor.
Peki ya şu okuldaki korkunç katliam.
Tamam geçip giden her felaket için elbette ki kadere iman imdada yetişir ve “takdiri ilâhi” deriz, herkesin farklı vesilelerle ecelini tamamlayacağı şu alemde, Allah onları rahmetine aldı deriz.
Ama bundan sonrasını teklif denilen yükümlülükle konuşmak gerekir. Akıl tedbiri emreder. Tedbir ise soruların cevabını bulmadan olmaz.
Kriminal ve adli süreçlerin rutin işleyişinden değil, bireyden sivil gruplara, devletin en alt biriminden başlayarak üst kurumlara kadar giden ve ciddi kararlar aldırması gereken sorulardan bahsediyoruz.
Olayın fecaati karşısında bu manzaraya hiç uymayan “kimin ihmali varsa hesabı sorulacak” türünden tonlamaları da bir kenara bırakalım.
Bir yerlerde göz önünde bir radyoaktif sızıntı olmuş da sanki ciddiye alınmamış gibi. Bir yanardağın tepesinde kor gibi bir ısı fark edildiği halde umursanmamış gibi. Bir barajın seddinde çatlak görülmüş de hiç oralı olunmamış gibi. Bir otobüsün fren sisteminin devre dışı kaldığı anlaşılmış da hızı hiç düşürülmemiş gibi. Düşmeye başlayan çığın ne kadar büyüyebileceği üzerine hiç kafa yorulmamış gibi.
Tüm ülke olarak La havle çekip yutkunuyoruz.
Dağlanan yüreklerin yanında dilimizi yutmuş bir çaresizlikle “aah o annenin yükü” diye iç geçirişimizi, “Allah’ım sabır ver” diye bastırmaya çalışırken Merhum Akif’in dizeleri hatıra geliyor:
“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:
Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!”
Amerika’daki okullarda rasgele artan silahlı saldırılar karşısında çocuklara çelik yelek giydirmenin bile konuşulduğu yaklaşık yedi yıl önce, Nevzat Tarhan Hoca’yı TV’de konuk etmiştik. Günümüz modern düşüncesinin Kaliforniya Sendromu diye nitelenen narsizm, hedonizm ve yalnızlık şeklinde üç hastalık ürettiğini söylemişti. Halkı müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin bu üç illetten nasıl etkileneceğini sorduğumuzda, aramızda en fazla otuz yıl var demişti. Şimdi acaba o otuz yıl hızlanmış da aramızda birkaç yıla mı düşmüş demekten kendimizi alamıyoruz.
Tam laik formatla pusulası, rotası, haritası, hafızası, dümeni, kılavuzu elinden alınmış bir ülkenin kayıp kuşaklarından bahsederken bir de bakıyorsunuz, dışarıdan öyle bir kasırga gelmiş ki, evinize kapanıp kapıları sıkı sıkı kapatsanız bile el kadar ekranlardan içeri girip sizi adeta uçuracak potansiyeli var. Kendinizi kurtarsanız çoluk çocuğunuzu kapıp götürecek gibi esiyor. Kimini sanal kumarla, kimini fuhuşla, kimini bağımlılıkla, kimini türlü türlü özenti, ruhsuzluk ve rezillikle hortumunun içine çekip yuttukça yutuyor.
Batmayacak bir gemi lazım. Bu da Hz. Nuh’un gemisinden başkası değil.
Aşılamayacak bir sed lazım. Bu da Hz. Zülkarneynin seddinden başkası değil.
Asla kurda kuşa yem etmeyecek bir sığınak lazım. Bu da Kur’andan başkası değil.
Karanlıkta bırakmayacak bir ışık lazım. O da Hz. Muhammed (sav)’den başkası değil.
Her gün 120 bin camisinden “Hayye alel felah” nidasının yankılandığı bir coğrafya da devlet mi yönetiyorsunuz?
O zaman her şeyin hesabı o felâha göre yapılmak zorunda değil mi.
Namaza göre.
Kelime-i şehadete göre.
Allah düşmanı ateist, deist ve bilumum sapıklara göre değil.