Dünya kamuoyunun dikkatinin büyük bölümü hala çözülememiş ABD-İran çatışmasına odaklanmışken, vatandaşların ABD'nin bu yılın 3 Ocak tarihinde Venezuela'ya yönelik küçük çaplı bir işgal gerçekleştirdiğini unutmuş olması mazur görülebilir. Bu operasyon, aralarında çok sayıda Kübalı güvenlik görevlisinin de bulunduğu onlarca kişinin ölümüne yol açmış, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşinin yakalanmasıyla sonuçlanmıştı.
ABD, bu müdahaleyi Maduro'nun kendi hukuk sistemine göre adaletten kaçan bir kişi olduğunu öne sürerek gerekçelendirdi. Maduro daha önce bir ABD federal mahkemesinde uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarıyla itham edilmişti.
ABD'nin Maduro yönetiminin çöküşünü kolaylıkla organize etmesi ve iktidarın son derece uyumlu bir isim olarak görülen Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez'e devredilmesini sağlaması, Başkan Donald Trump yönetiminin yenilmezlik algısını güçlendirdi.
Bu durum, Trump ve danışmanlarının 19. yüzyıldaki Monroe Doktrini'nin güncellenmiş versiyonu olarak tanımladığı ve Batı Yarımküre'yi ABD'nin münhasır etki alanı ilan eden "Donroe Doktrini"nin uygulanmasında önemli bir başarı olarak sunuldu.
Bundan bir haftadan biraz fazla süre sonra, 11 Ocak'ta Başkan Trump Truth Social hesabından Küba hükümetine doğrudan tehdit olarak yorumlanan bir paylaşım yaptı.
Trump paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
"Küba yıllarca Venezuela'dan gelen büyük miktarda PETROL ve PARA ile yaşadı."
Başkan, Venezuela'nın Küba'ya sağladığı ekonomik destek ile Küba'nın Venezuela'ya verdiği güvenlik desteği arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu savundu.
"Dünyanın açık ara en güçlü ordusuna sahip Amerika Birleşik Devletleri artık Venezuela'yı koruyor ve onu koruyacağız. KÜBA'YA ARTIK HİÇ PETROL VE PARA GİTMEYECEK — SIFIR! Çok geç olmadan anlaşma yapmalarını şiddetle tavsiye ediyorum."
Trump daha sonra sosyal medyada yeni spekülasyonlara yol açtı. X platformunda yapılan ve "Marco Rubio Küba'nın devlet başkanı olacak" şeklindeki esprili bir paylaşıma yanıt olarak:
"Bana iyi geliyor!" diye yazdı.
Böylece Küba'da rejim değişikliği ihtimali ciddi biçimde gündeme gelmiş oldu.
Bir ay sonra Başkan Trump, Beyaz Saray'da israil Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir araya geldi ve burada İran'a saldırı kararı alındı.
ABD ve İsrail, 28 Şubat'ta İran'a bir saldırı başlattı. Bu saldırı 37 gün süren bir askeri kampanyaya dönüştü. Ancak süreç sonunda ABD ve israil ilan ettikleri askeri ve jeopolitik hedeflerin hiçbirine ulaşamadı.
Buna karşılık İran, Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol ve doğalgaz akışını kontrol ederek küresel ekonominin kaderini etkileyebilecek bir konuma geldi.
Bu gelişmeler sonrasında Küba'nın işgali artık Trump yönetiminin öncelikli politikalarından biri olmaktan çıktı.
Ancak bu durum kısa sürede değişti.
21 Mayıs'ta Marco Rubio, Küba'nın "bölgedeki terörizmin en büyük destekçilerinden biri" olduğunu ilan etti.
Rubio'nun açıklamasıyla aynı gün ABD Adalet Bakanlığı, eski Küba Devlet Başkanı Raul Castro hakkında hazırlanan bir iddianameyi kamuoyuna açıkladı.
Böylece Trump yönetimi, 3 Ocak'ta Caracas'a yönelik saldırı öncesinde kullanılan gerekçelere benzer şekilde, Küba'ya karşı askerî müdahaleyi meşrulaştıracak zemini yeniden oluşturmaya başladı.
Bu gelişmeler aynı zamanda bir ABD uçak gemisi görev grubunun Küba açıklarına ulaşmasıyla eş zamanlı gerçekleşti.
Rubio'nun Küba'yı terörizmin destekçisi olarak göstermesi ne entelektüel ne de olgusal açıdan güçlü bir temele dayanıyor.
Çünkü Biden yönetimi kısa süre önce Küba'yı bu listeden çıkarmak için çalışmalar yürütmüş ve bu suçlamaları destekleyecek yeterli gerekçe bulunmadığını belirtmişti.
Ancak Nicolas Maduro'ya yönelik suçlamalarda da benzer hukuki sorunlar vardı.
Trump yönetimi ise uluslararası hukuka değil, Küba'ya karşı en zayıf hukuki gerekçeyi bile yeterli gören belirli bir iç siyasi seçmen kitlesine hitap ediyor.
Yine de "teröre destek veren devlet" suçlaması ayrı bir önem taşıyor.
Çünkü bu suçlama, İran'ın bombalanmasına giden süreçte kullanılan gerekçelendirme yönteminin neredeyse birebir aynısını oluşturuyor.
Trump yönetimi şu anda ya Küba'nın askeri işgali, ya daha sert ekonomik yaptırımlar ya da her ikisi için zemin hazırlıyor.
Bunun nedeni Küba'nın ABD için gerçek bir tehdit oluşturması değil.
Asıl amaç, İran karşısındaki başarısızlığın ardından Trump yönetiminin ulusal güvenlik hanesine yeni bir "zafer" yazdırma ihtiyacı.
Ara seçimler yaklaşırken, Başkan Trump dış politika kararlarının Cumhuriyetçi Parti'nin seçimlerde yaşayabileceği olumsuz sonuçlardan bağımsız olarak şekillendirildiğini ve uygulandığını söylese de, Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi'ndeki çoğunluğu kaybetmesi halinde başkanın görev süresinin kalan iki yılı siyasi felçle karşı karşıya kalaCAK.
Böyle bir durumda Trump'ın ilk başkanlık döneminin son iki yılında karşılaştığı iki ayrı azil girişimini gölgede bırakacak ölçüde, peş peşe gelecek azil süreçleri yaşanabilir. Ancak Senato tarafından mahkumiyet kararı verilmediği sürece azil süreçleri Trump ve destekçileri tarafından Demokratların siyasi amaçlı girişimleri olarak değerlendirilecek.
Trump açısından asıl tehlike ise Cumhuriyetçilerin Senato'daki çoğunluğu kaybetmesi. Özellikle Senato'da mahkumiyet ihtimalini gündeme getirecek büyüklükte bir çoğunluk kaybı ciddi sonuçlar doğurabilir. ABD'de bir başkanın görevden alınabilmesi için 100 senatörden en az 60'ının mahkumiyet yönünde oy kullanması gerekiyor.
Bu noktada Trump Küba ve Amerikan iç siyaseti konusunda büyük bir hesap hatası yaptı.. Trump, Küba karşıtı görüşleriyle tanınan Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Marco Rubio'nun yönlendirmelerine göre hareket etti.
Hem Rubio hem de Trump Florida siyasetinin dinamiklerini ve eyaletteki geniş Küba kökenli nüfusun başkanlık seçimlerindeki etkisini iyi biliyor, ara seçimler ise başkanlık seçimlerinden farklı bir yapıya sahip.
Ara seçimlerde seçmen davranışı genellikle ulusal meselelerden çok yerel ekonomik koşullar tarafından şekillenir. Bu nedenle Florida'daki Küba kökenli seçmenlerin oylarının, Temsilciler Meclisi ve Senato yarışlarının genel sonucunu belirleyecek ölçüde etkili değil.
Bu çerçevede 1992 ABD başkanlık seçimleri örnek gösterilebilir. Körfez Savaşı'nda Irak'a karşı elde edilen askeri kazanç sayesinde dönemin Başkanı George H. W. Bush seçime büyük bir avantajla girdi, ancak rakibi Bill Clinton'ın seçim kampanyasında ekonomiyi ön plana çıkardı.
Clinton'ın kampanya yöneticisi James Carville'in seçim karargahının kapısına astığı ve daha sonra siyasetin en bilinen sloganlarından biri haline gelen "Sorun ekonomi, aptal!" notu en önemli mesajdı.
Bush yeni vergi getirmeyeceğine dair verdiği sözü tutmadı ve bunun sonucunda yaşanan ekonomik durgunluk Clinton'ın seçimleri kazanmasının önünü açtı.
Trump İran'a karşı istediği sonucu elde edememesi nedeniyle ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya . İran savaşı sonrasında ortaya çıkan küresel enerji krizi ABD ekonomisini olumsuz etkiledi, Trump'ın Küba'yı işgal ederek ve ülkedeki komünist yönetimi devirmeye çalışarak Amerikan halkının bu ekonomik sorunları unutacağını düşünmesi büyük bir hata olur.
Yani "Sorun ekonomi, aptal!"
Öte yandan Trump ve Rubio bekledikleri zaferi elde edemeyebilir. Küba Venezuela değil, CIA'in Venezuela'da siyasi, askeri ve ekonomik elitler arasında gerçekleştirilen çözülmenin Küba'da tekrarlamasının kolay olmayabilir.
Daha önce Latin Amerika'dan sorumlu Ulusal İstihbarat Görevlisi olarak çalışan ve bir dönem CIA adına Küba'da gizli görevler yürüten Fulton Armstrong, Veteran Intelligence Professionals for Sanity (VIPS) adına hazırladığı değerlendirmesinde, "ABD destekli bir rejim çöküşü, işgal ya da Washington'un tercih ettiği bir yönetimin Küba'ya dayatılması ağır bir başarısızlıkla sonuçlanacaktır" ifadelerini kullanıyor.
Kübalıların eski model 1957 Chevrolet otomobillerini basit araçlarla hâlâ çalıştırabildiğine dikkat çeken Armstrong, aynı insanların dışarıdan dayatılan bir yönetime karşı da güçlü bir direniş göstereceğini belirtiyor.
Armstrong ayrıca, "ABD'nin Küba'ya yönelik baskı politikaları altmış yılı aşkın süredir sonuç vermedi" değerlendirmesinde bulunuyor.
Marco Rubio Donald Trump'ı Küba'yı işgal etmeye ikna edebilir ancak böyle bir operasyon Cumhuriyetçi Parti'nin Kongre üzerindeki hakimiyetini koruyacak ve Trump'ın iç ve dış politikalarını önümüzdeki iki yıl boyunca sürdürebilmesini sağlayacak bir başarıya dönüşmesi zor.
Aksine, Küba'ya yönelik olası bir askeri müdahale İran'da yaşanan başarısızlığın üzerine yeni bir fiyasko ekleyebilir.