Seksenli Yıllardan Günümüze Nüfus Planlaması!

Abone Ol

Seksenli ve doksanlı yılları yaşayanlar iyi hatırlayacaktır. O yıllarda bir sağlık ocağına ya da hastaneye gidildiğinde, hemen her duvarda aynı afiş dikkat çekerdi: Bir babanın sırtında çocuklarla dolu ağır bir küfe vardı ve baba bu yükün altında ezilmiş şekilde tasvir edilirdi. Bu görselle “nüfus planlaması” mesajı verilmekte, ikiden fazla çocuk sahibi olmanın aile için büyük bir yük olduğu düşüncesi işlenmekteydi.

Nüfus konusunda dayatılan bu politikalar, yerli ve milli olmaktan uzak; küresel projelerin farklı ülkelere uyarlanmış hâliydi. Oysa bu durum, bizim gibi birçok ülke açısından uzun vadede ciddi bir felaket senaryosunun habercisiydi.

Nitekim 1980’li yılların Türkiye’sinde devlet, toplumun çekirdeği olan aile yapısını dönüştürmeye yönelik yoğun bir kampanya yürüttü. İnsanların kaç çocuk sahibi olması gerektiğine dair yönlendirmeler yapıldı. Uzun yıllar süren bu propagandanın sonucunda, çok çocuklu aile modeli yerine iki çocuklu aile modeli toplumda yaygınlaştırıldı.

Bugün ise gelinen noktada, yalnızca az çocuklu değil, çocuksuz aile modelinin de yaygınlaşmaya başladığı görülmektedir. Türkiye’nin nüfus yapısında artık tehlike çanları çalmaktadır. Hatta nüfusun yaşlanması sorunuyla uzun yıllardır mücadele eden Avrupa ülkelerinin bile gerisine düşme riskiyle karşı karşıyayız. Avrupa ülkeleri bu sorunu aşabilmek için sistemli göç politikalarına yönelirken, bizler de benzer bir tabloyu daha yoğun şekilde hissetmeye başladık.

Nüfus istatistikleri, meselenin vahametini açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye’de 2014 yılında yaklaşık 1 milyon 351 bin bebek doğarken, 2025 yılında bu sayı 800 binin altına düşmüştür. Nüfus artış hızındaki bu ciddi gerileme, uzun vadede toplumun yaşlanmasına, üretim gücünün zayıflamasına ve ekonomik dengenin bozulmasına yol açabilecek büyük bir risk taşımaktadır. Çünkü bir ülke için en büyük zenginlik; genç, dinamik ve üretken bir nüfustur.

Bununla birlikte evlenme yaşı yükselmekte, çocuk sahibi olma oranı ise her geçen yıl daha da azalmaktadır. Bu nedenle toplum olarak geleceğimiz adına ciddi çözümler üretmek zorundayız. “Neyi eksik bıraktık?” sorusunu samimiyetle sormalıyız.

Bugün nüfus artışını teşvik eden kampanyaların başlatılması önemli ve gerekli bir adımdır. Ancak yalnızca ekonomik teşviklerle ve doğum izninin artırılmasıyla bu sorunun çözülmesi mümkün değildir.

Bunun yanında evliliği ayakta tutan manevi değerlerin güçlendirilmesi, çocuk sahibi olmanın ve nesil yetiştirmenin kültürel ve inançsal boyutunun toplum hafızasında yeniden canlı tutulması gerekmektedir.

Kalıcı çözüm; sadece kısa vadeli ve lokal politikalarla değil, aileyi koruyan manevi dinamiklerin, eğitimden sosyal hayata kadar toplumun merkezine taşınmasıyla mümkündür. Yarım asırdır aile yapısını zayıflatan anlayışların etkisi bugün daha net görülmektedir. Kendi öz değerlerinden uzaklaşan toplumlar, ciddi sosyal ve demografik sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenle güçlü bir gelecek için aileyi, evliliği ve bunun harcı olan maneviyatı toplumun en temel meselesi hâline getirmek zorundayız.