Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, katıldığı ‘Ailede Türkiye Yüzyılı Zirvesi’nde, Türkiye’nin düşen doğurganlık hızına ilişkin dikkat çeken veriler paylaştı. Bakan Göktaş, kamuoyunda sıkça dile getirilen “çalışan anneler çocuk istemiyor” algısının gerçeği yansıtmadığını savunarak, çalışan kadınlar arasındaki doğurganlık oranının 1.38 olduğunu belirtti ve kadınların aslında çocuk istediğini ancak "şartların el vermediğini" söyledi.

Ancak Bakanlığın paylaştığı bu veriler ve sunduğu yaklaşım, Türkiye’nin içinden geçtiği derin ekonomik kriz, istihdam politikalarındaki tıkanıklık ve sosyal devlet mekanizmalarının yetersizliği karşısında buz dağının sadece görünen kısmını yansıtıyor. Algıları yıkma çabası, ne yazık ki sahada kök salmış olan yapısal sorunların üzerini örtmeye yetmiyor.

Bakan Göktaş’ın paylaştığı verilere göre, Türkiye’de kadınların yüzde 65’i istihdamın dışında, yani çalışmıyor. Ve asıl çarpıcı olan, bu gruptaki doğurganlık hızının da sanılanın aksine oldukça düşük seviyelerde seyretmesi.

Burada Sayın Bakan’a sormak gerekiyor: Çalışmayan, evde olan kadın neden çocuk sahibi olmuyor?

Çünkü bir kadının istihdam dışında olması, onun ekonomik güvenceye sahip olduğu anlamına gelmiyor; aksine hanenin tek bir maaşa, çoğunlukla da açlık sınırının altındaki asgari ücrete mahkum olması anlamına geliyor. Bebek bezinin, mamanın, sütün ve temel gıda maddelerinin yanına yaklaşılmadığı bir ekonomik iklimde, çalışmayan kadının çocuk sahibi olmamasının sebebi keyfi değil ekonomik problemler olarak görülüyor.

Hükümete, çalışmayan kadınların doğurganlık oranını artırmak istiyorsa, bunu sadece manevi söylemlerle değil, daha fazla somut ekonomik destek paketleri, doğrudan çocuk teşvikleri ve sosyal yardımlarla fonlamak zorunda olduğu çağrısı yapılıyor.

Çalışan kadın çocuk istiyor ama oran neden 1.38?

Bakan’ın "Çalışan kadınlar da çocuk istiyor, oran 1.38" diyerek durumu normalize etme çabası da başka bir çelişkiyi doğuruyor. Nüfusun kendini yenileyebilmesi için gereken kritik eşik 2.1 iken, çalışan kadınlardaki 1.38'lik oran aslında tam anlamıyla bir demografik çöküşün habercisi.

Şartlar el verirse isterim” demeleri de, aslında devlete ve sisteme verilmiş net bir mesaj. Peki, çalışan kadın için bu "şartlar" neden el vermiyor?

Çalışan bir kadının aldığı maaşın neredeyse tamamı özel kreş ücretine ya da bakıcı masrafına gidiyorsa, o kadın nasıl ikinci çocuğu düşünsün?

Doğum sonrası izinlerin yetersizliği, süt izni kullanımındaki zorluklar ve uzaktan/esnek çalışma modellerinin yasalarla güvence altına alınmaması çalışan kadının işini daha da zorlaştırıyor.

Mesai saatleri ve işlerin zorluk derecesi de diğer bir konu. Son yıllarda bakanlıkların ve kamu spotlarının sıklıkla övünerek sunduğu "Tır şoförü kadın", "ağır sanayide kadın" imajları, kadının iş gücüne katılımı açısından modern bir başarı öyküsü gibi pazarlanıyor.

Gününün 14 saatini direksiyon başında ya da ağır sanayi vardiyasında geçiren bir kadın, nasıl sağlıklı bir aile kurup çocuk büyütebilir?

Popülist reklamlar uğruna kadını erkeğin çalışma şartlarına doğrudan entegre etmeye çalışmak yerine; kadının biyolojik ve sosyolojik yapısına, tabiatına uygun iş alanlarının teşvik edilmesi ve yarı zamanlı çalışma, evden çalışma ve esnek mesai saatlerinin "hak" haline getirilmesi talep ediliyor.

Muhabir: Haber Merkezi