Satın Alınan Ahlak -2-

Abone Ol

Bir önceki yazımızda “kendilerini ahlâken düzeltme çabası göstermeyenlerin, halkta; rakiplerinin ahlâksızlıklarını satın alma ahlakı oluşturabileceğinden bahsetmiştik”.

Elbette güzel ahlâk en çok Müslümana yakışır. Sonuçta Müslümanın zamanlar ve mekanlar üstü olduğuna inandığı bir ahlak iddiası söylemi vardır. Söylemde bir ahlak iddiası olanın pratikteki ahlaki zaafları, halkta tam da iddiasından vurulma şoku yaratabilir.

Bugün de Müslümanın ahlâk iddiasını, adalet algısı üzerinden, daha öteye taşıma zorunluluğundan bahsetmeye çalışacağız.

Yani Müslümanın kendisi bilhassa İslam dışı karakterlere göre çok daha fazla ahlaklı bir hayat sürüyor olabilir ama “eğer Müslüman, toplumdaki adaletsizliklere karşı yanlış tarafta konumlanır veya adaletsizliğe karşı çok fazla sessiz kalırsa, halkta ahlaksızların ahlakını satın alma ahlakının oluşmasına neden olabilir.”

Müslümana adil olmak farzdır ama elbette her zaman adil olanının seçiminde isabet edemeyecektir. Ama Müslüman, gördüğü adaletsizliklere karşı zulmeden tarafta duramaz, tarafsız olamaz, adaletsizlikleri dillendirmede isteksiz davranamaz ve adaletsizliğe karşı sessizliği adet edinemez.

Müslüman, bazen adaletin kimlerin işine yarayacağının hesabını bile yapmamalıdır. Adalet, bir olayda faizci bir Yahudi tüccarın tarafında ise onun bile hakkını bir Müslümana karşı vermek zorundadır. Nitekim hepimizin de bildiği gibi, temiz İslam tarihi bu tür örneklerle doludur.

Aksi durumda, Müslüman, merhametli, namazında niyazında, torpilden, rüşvetten uzak, ölçüye-tartıya özen gösteren... olsa bile, adaletsizliğe gereğinden fazla süre rıza gösterir veya adaletsizliklere karşı sessizliğe gömülürse, adaleti savunur gibi görünen ahlaksız, edepsiz kişilerin ahlaklarının halk tarafından yavaş yavaş satın alınmasına sebebiyet verebilir. Bunun ceremesini çekmek, vebalini yüklenmek zorunda kalabilir.

Çünkü halk maalesef toplumsal adalet savunusunun faziletini, bireysel faziletlerden daha fazla önceleyebilir kapasiteye de sahiptir. Müslüman adalet savunucusu olarak ortalıkta görünmez olunca, halk, adalet savunusu iddiasında olanın namazsız, oruçsuz oluşunu satın almakta sıkıntı görmemeye başlar. Sonra da adalet savunusu yapan ahlaksızın kadın üzerinden iffet, haya ahlaksızlığını içselleştirebilir. Belki sonra LGBT gibi iğrençlik savunusunu bile normalleştirebilir. Hatta en sonunda Allah (c.c) ve Peygamber inkarını bile tolere edilebilir bulup satın alabilir.

Yani adil olanı yapmak, adil olanı savunmak en çok Müslümana yakışıyor. Elbette bazı hak savunuları, zamanı gelinceye kadar belirli süreler ötelenebilirdir. Ama bu ertelemeler, adaletsizliğe meyyal olunduğu, adaletsizliğe karşı sessiz kalındığı, adaletsizliğe karşı bilerek pasif tepki geliştirildiği algılarının oluşumuna neden olmayacak düzeyde tutulmalıdır.

Yoksa zamanı gelinceye kadar beklenen sürede, halk arasında, adalet savunusu iddiasındaki ahlaksızların ahlaksız ahlakları halk tarafından satın alınacak ve en sonunda ortada kendileri için adalet arayışı yapılacak değerde bir halk kalmayacaktır.

Bu arada Müslümanın, sesi en gür yükselen hak savunucusu konumuna yükselmesi, halkta, Müslümanın sadece ahlakının satın alınmasını sağlamayacaktır. Ayrıca hakkı savunurken ahlaksızın hak gibi göstermeye çalıştığı ahlaksızlıkların da Müslümanı güçsüz kölelere dönüştürecek uluslararası projelerinde silinmesini sağlayacaktır.

“Cihadın en faziletlisi, zâlim sultanın karşısında hakkı ve adaleti söylemektir.” (Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13.) hadisi Müslümanın dininin şiarıdır. İslam, hakkı savunurken, zalimleri ayırt etmez. Zulüm, kendisine tabi olduğunu iddia edenden bile gelse bunu kabul etmez. İslam adaletin kendisidir. Adil olan da sadece İslami olandır.