Mübarek Ramazan ayı hızla ilerliyor.
Adeta rahmet yağmurları yağdıran bulutlar misali, rahmetini yağdırıp yoluna devam ediyor.
Bu yağmurda ıslanan, gönlünü, yüreğini, aklını, bedenini bu yağmurla yıkayanlara ve hayatlarını bu mübarek ayın tezgahında yine yeniden ilmek ilmek dokuyanlara ne mutlu...
Zira herkesçe malumdur, bu ay yalnızca aç kalma disiplini kazanma değil, sıratı müstakim üzere istikamet bulma ayıdır.
Bu minvalde Bakara suresi 185. ayet bize Ramazan’ın özünü şöyle hatırlatır:
“Ramazan ayı ki; insanlar için bir hidayet rehberi olan, doğru yolu gösteren ve hak ile batılı ayıran apaçık delilleri içeren Kur’an o ayda indirildi.”
Bu ayeti merkeze aldığımızda Ramazan’ın anlam dünyamızdaki mahiyeti berraklaşır.
Bu ay aslında bir hidayet mevsimidir.
Bu ay içinde Kur’an-ı Kerim indirildiği için mübarek bir aydır ve elbette Kur’an’ın indirilişi sadece tarihsel bir olay değil; her Ramazan’da yeniden başlayan bir bilinç çağrısıdır.
Kur’an ise, hidayet rehberidir.
İstikamet kazandırır, dosdoğru yola; sırat-ı müstakime yöneltir.
Hak ile batılı ayırır, furkandır.
O hâlde şunu ifade edelim ki; Ramazan ayı, Kur’an ayıdır.
Bu ay, gün gün sayılarak bitirilecek pasif bir bekleyiş ayı değildir!
Bilakis hakikatin ölçüleriyle, hayatımızı, duruşumuzu gözden geçireceğimiz ve kendimizi, ehlimizi bu doğrultuda yeniden hizalayacağımız bir aydır!
Eğer Ramazan ayı, sadece sofraları değiştiriyor ama ölçülerimizi değiştirmiyorsa, ayeti celilenin işaret ettiği “furkan” boyutuna ulaşamamışız demektir.
Madem bu ay, hak ile batılın ayrıştığı, Kur’an (Furkan) ayıdır; o hâlde insan da kendi içindeki ve hayatındaki doğruyla yanlışı ayıklayacağı bir tezkiye ve tasfiye sürecine girmelidir
Bugün belimizi büken, başımızı öne eğdiren belli mazlum coğrafyalar dışında, Müslümanlar olarak imkânlarımız geçmişe göre daha geniş. Ama her nedense hem düşünsel ve hem eylemsel olarak belli bir konfor alanından çıkamıyoruz.
Belki de en çetin imtihanımız burada başlıyor. İstisnalar hariç, tarihin hiçbir döneminde bu kadar konfor içinde yaşamadık. Sofralarımız zengin, evlerimiz sıcak, takvimlerimiz dolu. Fakat kalplerimiz ne kadar diri?
Oysa asıl mesele; aç kalmanın yanında, muhtaç ve aç olanların hâlini de kuşanabilmektir...
Hakeza teravihi kılmanın yanında, namazı ve sabrı karaktere dönüştürmek…
Mukabelelerde, kendi kıraatlerimizde Kur’an’ ı sadece okumak, dinlemek değil Kur’an-ı Kerim’i hayatın merkezine yerleştirmektir…
Eğer bu kadar imkân içinde hâlâ dönüşemiyorsak, asıl yoksulluğumuz maddî değil, manevîdir.
Hülasa...
Mübarek Ramazan ayı yerlerimize çakılıp kalacağımız, evlerimizde yan gelip yatacağımız veya inzivaya çekileceğimiz bir ay değildir!
Bilakis bu siyam ayı, aynı zamanda kıyam ayıdır..
Kur’an-ı Kerim’i yüreklerin üstüne alıp, dillerde, gönüllerde, hallerde kıraatiyle, tebliğiyle ihya olacağımız irşad ve inşa ayıdır...
Bu kadar konfor içinde de bunu yapamıyorsak...