PERSONALAR VE İMAM GAZALİ

Abone Ol

Bir an durup düşündüm:

İmam Gazali’yi böylesine derin bir krize sürükleyen şey neydi? O ne görmüş olabilirdi?

Öyle ya; insanlık tarihinde bazen küçük bir gözlem, bazen de iç dünyada hissedilen derin bir huzursuzluk büyük kırılmaların başlangıcı olmuştur.

Isaac Newton’un bir elmanın düşüşünü gözlemleyerek yerçekimini kavraması,

Alexander Fleming’in bir petri kabındaki küfün etrafında bakterilerin öldüğünü fark ederek penisilini keşfetmesi gibi…

Peki ya imam Gazali ne gördü de hakikati arama yolculuğuna çıktı?

Bazen kendi kendime soruyorum: Acaba gördüğü şey, takva maskesi takmış bir ego imparatorluğu muydu?

Saygı, sevgi, değer ve kıymet bir rütbe meselesine mi indirgenmişti?

Bir insanın değeri, kişiliği ve şahsiyetiyle değil de bulunduğu makamla, unvanla ve oturduğu postla mı ölçülüyordu?

Yani insanı değerli kılan şey karakteri değil de hiyerarşide oturduğu koltuk muydu? Bir koltuğa oturunca mı “abi”, “hoca”, “üstad” olunuyordu?

Yoksa mesele Allah’a yakınlık değil de makama ve unvana yakınlık mı olmuştu?

Öyle ya; kürsüye çıkıldığında gözyaşları içinde “Biz bir hiçiz, biz toprak olmalıyız.” denirken, aynı yapının içinde “Ben bilirim, benim dediğim olacak.” anlayışı mı hâkimdi?

Acaba biz de farkında olmadan böyle bir dünyanın parçası oluyor olabilir miyiz?

Belki de Kur’an-ı Kerim, insanın egosunu terbiye eden bir rehber olmaktan çıkarılıp egoyu büyüten bir kırbaca dönüştürülmüştü.

İnsanlar artık Allah’ın emirlerini hayatlarında yaşatma derdinde değil de, manevi bir yapının memurları mı hâline gelmişti?

Belki de en büyük yanılgı, koca kâinatın sahibini kendi küçük medreselerimizin, gruplarımızın ve dar çevrelerimizin odalarına hapsetmeye çalışmamızdı.

Sanki cennetin anahtarı bizim cebimizdeymiş, hakikat sadece bizim hocalarımızın sözlerinde saklıymış, hidayet ise yalnızca bizim hiyerarşimizde bulunuyormuş gibi davranıyor olabilir miyiz?

Kendimizden olmayanlara yönelttiğimiz o sinsi acıma bakışı, gerçekten merhamet mi; yoksa “Biz kurtulduk, siz mahvoldunuz.” diyen kibrin en dindar hâli mi?

Yoksa din, artık bir hayat nizamı olmaktan çıkarılıp insanların birbirlerini onayladıkları bir mekanizmaya mı dönüşüyor?

“Biz en doğrusuyuz.” diyen kapalı bir sisteme mi evriliyoruz?

Kendi grup lügatlerimiz dışındaki her sesi fitne, her farklı rengi sapıklık diye damgalarken; aslında Allah’ın ayetlerini değil, kendi konfor alanlarımızı mı koruyoruz?

“Hakikat sizin tekelinizde değil.” diye haykıran ilahi mesajları, manevi rütbelerimizle meşgul olduğumuz için duyamaz hâle mi geliyoruz?

Belki bunlardan birini, belki birkaçını, belki de hepsini görmüş ya da bizzat kendi içinde yaşamıştı.

Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Siz kitabı okuduğunuz hâlde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara Suresi, 44. ayet)

Evet, sanırım o gün de böyleydi; bugün de…

Temel sorun belki de şudur:

İnsan, başkalarına akıl verirken kendi aklını kullanmayı unutabiliyor.

Aslında Allah, hac ve umre ibadetleriyle bize kurduğumuz sahte dünyaların; makamların, koltukların, şan ve şöhretin, maddiyatın ve benzeri duyguların kendi katında hiçbir değer taşımadığını hatırlatır.

Öyle ya; Kâbe’de farklı saç şekillerine bile müsaade edilmez, saçlar kazınır. Farklı renk elbiselere izin verilmez; herkes aynı ihramı giyer.

Orada ne devlet başkanının, ne başbakanın, ne milletvekilinin, ne genel başkanın, ne il başkanının, ne “abi”, ne “hoca”, ne de “üstad”ın bir ayrıcalığı vardır.

Allah katında herkes eşittir.

O hâlde sormak gerekir:

Allah katında hiçbir kıymeti olmayan bu statülerin önünde biz neden el pençe duruyoruz?

Bunun birçok nedeni olabilir. Ancak insanlığın tarihsel bir gerçeğinin bilinçaltımızda hâlâ etkili olduğunu görmek mümkündür.

İnsanoğlu tarih boyunca görünmeyen bir yaratıcıya teslim olmakta zorlandığı için çoğu zaman görünür bir puta, makama ya da statüye teslim olmayı seçmiştir. Böylece hayatına bir anlam yüklediğini sanmıştır.

Ve merak ediyorum… İlmin zirvesinde bir dâhinin, “Yaptığım şeyleri şan ve şöhret için yaptığımı fark ettim.” diye itirafta bulunduğu bir âlimin yolunda yürüyen birinin, kendine şu soruyu sorması gerekmez mi?

Ben kime, neden ve niçin hizmet ediyorum?