Son günlerde ülke gündeminin en önemli tartışmalarından biri ifade özgürlüğü ile inançlara saygı arasındaki hassas denge. Yine bildik tartışmanın tam ortasına düştük. Ne yazık ki öyle bir dönemden geçiyoruz ki, kutsal kabul ettiğimiz değerlere yönelik hakaretler, aşağılamalar ve alaycı yaklaşımlar sıradanlaştırılmaya çalışılıyor. Daha da kötüsü, bunlar mizah, sanat ve ifade özgürlüğü etiketiyle meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Milyonlarca insanın kutsallarını aşağılamayı marifet sayan hastalıklı bu zihniyetle başımız belada.
Hiç olmadığı kadar inançlarımıza, kutsallarımıza hakaret edilen bir dönem yaşıyoruz. Herhangi bir yaptırımı, caydırıcılığı olmadığı için de kimse inançlarımıza hakaret etmekten çekinmiyor.
Özellikle sosyal medya platformlarının yaygınlaşmasıyla birlikte bu hakaretler saniyeler içinde milyonlarca duyarlı, inançlı insana ulaşabiliyor ve beraberinde toplumsal bir gerilim ve tartışmayı getiriyor. Sonra da birileri çıkıp kutuplaşmadan bahsediyor. İşin ilginç tarafı başkalarına hakareti, aşağılamayı ifade özgürlüğü olarak savunanların kendi kutsal değerlerine en ufak bir eleştiriye tahammülleri yok.
Mustafa Kemal karikatürize edilse yeri göğü inletecek olanlar, peygamberimizin karikatürize edilmesini ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiriyor. Net olarak anlaşılıyor ki mesele özgürlükler değil kime hakaret edildiğidir.
Ve bu tartışmanın merkezindeki malum o soru: Özgürlük, nerede başlar, nerede biter, başkasının kutsalı nerede başlar?
İfade özgürlüğü temel haktır tamam, insanlar düşüncelerini açıklayabilmeli o da tamam, iktidar, kurumlar, dinler eleştirilebilir o da tamam. Peki, bir kesimi aşağılamak, kutsal kabul ettiği değerlere hakaret etmek, bunları alaya almak da ne oluyor? Hiçbir özgürlüğün mutlak olmadığını daha ne zamana kadar birbirimize anlatacağız? Ne zamandan beri tehdit, nefret söylemi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirildi? Kutsal değerlerimizi aşağılayıcı ve küçük düşürücü ifadeler ne zamandan beri “Özgürlük” başlığı adı altında ele alındı. Bir anket yapılsa belki de büyük bir kesim AK Parti döneminde diye cevap verirdi. Belki de eleştiri ve hakareti de bu dönemde birbirine karıştırdık.
Mizahın, tarih boyunca iktidarları eleştiren, yanlışları gösteren ve toplumun aynası olan güçlü bir anlatım biçimi olduğu bir gerçektir. Ancak mizahın amacı düşündürmek midir, yoksa incitmek mi? 5-6 yaşındaki çocukların sefaleti, açlığı ile alay etmenin neresinde mizah var?
Espri niyetine şaklabanlık yapıp yalnızca belli bir kesimin gülmesini sağlamaya çalışıp, milyonlarca insanın değerlerini aşağılamaya çalışmanın bir sorumluluğu olmalıdır artık.
Eleştirinin yerini hakaret, düşüncenin yerini provokasyon, mizahın yerini küçümseme ve alay almış başını gidiyor. Ne sosyal medya ne de otorite bunlara bir sınır çizmiyor. Toplumsal hassasiyetler gözetilmiyor. Ve tabiatıyla bu tartışmalar keskin bir kutuplaşmayı da beraberinde getiriyor.
Son tartışmada gördük ki ifade özgürlüğü ve mizah ilkeleri, kişilere ve gruplara göre değişkenlik gösteriyor. Bu da adalet ilkesinin bir kez daha zedelenmesine yol açıyor. İktidar bu faciaya bir önlem almazsa gelecek kongrelerinde isimlerini Kalkınma Partisi olarak değiştirmelerini önermek zorunda kalacağız.
Yaklaşık çeyrek asırdır ülkeyi yöneten bir siyasi iktidardan söz ediyoruz. İnanç özgürlüğünü savunduğunu söyleyen, muhafazakâr toplumun desteğiyle iktidarını sürdüren bir yönetim var. Ancak gelinen noktada kutsal değerlere yönelik sistematik saldırılar karşısında caydırıcı ve tutarlı bir hukuk düzeni oluşturabilmiş değiller. Yine de sınırsız özgürlüğün başkalarının temel haklarını gölgelediğini, “Allah belanızı versin” ahlarının arttığını hatırlatalım.