İnsanoğlu rutinin dışında kalanı daha çok hatırında tutar. Çünkü alışılagelen davranış bir yerden sonra otomatikleşir. Yani insan zihni bir yerden sonra sürekli olarak yapılagelen şeyi, kişiden habersiz olarak meydana getirmeye başlar. Çocukların bisiklet sürme, yetişkinlerin de araba kullanma süreçleri bu duruma örnek olarak verilebilirler. Her iki durum için de başlangıçta ortaya konulan efor ve dikkat, davranışlar edinildikten sonra neredeyse yok denecek seviyeye geriler. Böylece insan zihni bu davranışları sıradan, olağan, alalade ve nihayetinde hatırda tutulmasına gerek olmayan davranışlar olarak sınıflandırıp yoluna devam eder.
Bununla birlikte alışkanlık haline gelmiş davranışlar, bir yerden sonra “anın” birer parçası haline gelirler. Yani bu davranışlar şekil-zemin ilişkisinde, şekil olmaktan çıkıp zeminin içerisinde kaybolurlar. Yukarıdaki örneklerden hareketle, artık bisiklet sürme davranışı parkta arkadaşlar ile oynanan oyunun bir unsuru; araba sürme davranışı da aile veya arkadaşlar ile çıkılan seyahatin önemsiz bir ayrıntısı olarak kalacaktır. Böylece, alışkanlık halini almış böylesi davranışlar bir zaman sonra kendilerine ait anlamları yitirirler. Netice olarak kişinin bu davranışlara atfettiği önem ve ehemmiyet de zamanla eriyip bitebilmektedir.
Aslında yüce Rabbimizin bize bahşettiği bu otomatikleştirme ve anın parçası haline getirme kabiliyetleri, bizleri her bir davranışın ayrı ayrı hammaliyesinden kurtarmaktadır. Böylece bir şeyi yapmak için her seferinde başa dönmüyor, ilk anda harcadığımız enerjiyi harcamak zorunda kalmıyoruz. Lakin bu alışkanlık haline getirme durumu bir süre sonra hayatımızın bütün alanlarına sirayet edebilmektedir. Hatta meşhur ifade ile “artık yaşamak başlı başına bir alışkanlık” haline gelebilmektedir. Bu durumda bizzat hayatın kendisi nefes alıp vermekten ibaret otomatik/ruhsuz ve şekilsiz/anlamsız bir süreğene dönüşebilmektedir.
Hiç şüphesiz ki alışkanlık haline gelmesinden en çok muzdarip olunan tarafımız da insani ilişkilerimizdir. Özellikle sahip olduğumuz sosyal roller gereği sorumluluklarımız rutine binebilir ve bunun sonucunda eylemlerimiz sıradanlaşabilir. Hal böyle olunca ne anne/baba oluşumuz ne eş oluşumuz ne de evlat yahut kardeş oluşumuz ilk günkü heyecan ve anlamını sürdürememektedir. Bununla birlikte çevremizden beklentiler de aynılaşınca, bir alışkanlıklar devinimine girmek maalesef ki kaçınılmaz olur. Böylece bahsi geçen ve kendilerine kutsiyet atfettiğimiz sosyal rol ve görevler dahi ruhunu ve anlamını yitirebilmektedir.
Elbette bu durumu tersine çevirmenin yolu alışageleni, yani rutini bozmaktan geçmektedir. Böylece bir anlığına dahi olsa alışkanlık haline getirilmiş olanın ilk andaki heyecanı yakalanabilecektir. Yine yapılanın anlamı üzerine tefekkür edip onun zemine mahkum olması önlenebilecektir. Hem bundan dolayıdır ki yüce Rabbimiz ibadetlerimizi Ramazan ile Kurban ile mübarek gün ve geceler ile alışkanlığın girdabından kurtarmaktadır. O halde bizler de sosyal ilişkilerimizi alışkanlıklar derekesinden özel günlere ehemmiyet vermekle kurtulabileceğiz. Evet, anneler gününe değer vermekle, evlilik yıl dönümlerine değer vermekle, doğum hatta ölüm yıl dönümlerini yad etmekle.