Paul Makhlouf yazısında “Labubu” bebeği olgusu, çağdaş kapitalizmin arzuyu nasıl ürettiğini ve işlevsiz bir nesneyi kıtlık ve yanılsama üzerine kurulu kültürel bir toteme nasıl dönüştürdüğünü gözler önüne seriyor
Lübnan’daki bir televizyon kanalında yayımlanan eğlence programlarından birinde, “Labubu” bebeği olgusu iki farklı bakış açısından ele alındı. Konuklardan biri, sahip olduğu Labubu bebeklerine son derece bağlı bir gençti. Onlara derin bir sevgi beslediğini açıkça dile getiriyor, hatta Labubu’yu yatağının yanında görmeden uyuyamadığını, onu karşısında görmeden gözünü kapatamadığını utanmadan itiraf ediyordu.
Diğer konuk ise adeta onun “rakibi” konumundaydı. Labubu’nun şans getiren bir tılsım olduğu fikrini kesin bir dille reddediyor, konuşması sırasında sık sık sözünü kesiyor ve Labubu bebeklerine baktıkça sanki içine bir şey girmişçesine yüksek sesle bağırıyordu. Bebeklerin uğursuzluk getirdiğini, cin muskasının bir tezahürü olduğunu iddia ediyordu.
Genç kadın daha önce Labubu’yu “denediğini” ve yaşadığı deneyimin son derece “korkunç” olduğunu söyleyerek programa çıktığını belirtti. İzleyicilere bu bebeğin “gerçek yüzünü” anlatmak istediğini, onun bir uğursuzluk alameti olduğunu savundu. Labubu’ya her baktığında şeytana baktığını hissettiğini, başına kötü bir şey geleceğinden korktuğunu defalarca dile getirdi.
Elbette program gürültüye boğuldu. Reyting dışında bir şey düşünmeyen yapımcıların elinde yayın, kısa sürede hurafelerle dolu bir mağaraya dönüştü. Baştan sona akıl dışı anlatılarla örülü bu tartışma, sonuçta yalnızca saf bir anlamsızlık üretti. Dahası, her iki konuk da birbirini “yanlış bilinç”le suçladı.
Genç adam rakibine “Labubu’yu tanıdığını mı sandın?” derken, genç kadın aynı sertlikle karşılık verdi: “Sen aldatılmışsın. Elinde tuttuğun şey şeytanın ta kendisi.”
Muhtemelen yapımcıların bilinçli bir tercihi olmadan, bu program çağdaş bir kültürel fenomene dair dünyanın ikiye bölündüğü iki anlatıyı özetlemiş oldu. “Labubu” olgusunu, popüler kültür ve onun etrafında üretilen mitlerden bağımsız anlamak mümkün değil.
Çünkü bu bebek, neredeyse borsada işlem görecek bir meta haline gelirken, etrafını saran efsaneler onun sembolik değerini şişiriyor ve aslında hiçbir şey olmayan bir nesnenin dolaşımını meşrulaştırıyor. Karl Marx’ın yüzyılı aşkın süre önce “meta fetişizmi” kavramıyla anlattığı tam olarak buydu: Tüketimi teşvik etmek için metaya uydurma anlamlar ve “bir parça sihir” yüklenmesi.
Karşımızda, neoliberalizmin en yeni ürünlerinden biri duruyor. Bir moda, hatta kültürel bir simge gibi sunuluyor; oysa gerçekte ideolojik ve kültürel bir ambalajla pazarlanan ucuz bir plastikten ibaret. Satışın motoru ise arzudan başka bir şey değil.
Bu “sihir” kendiliğinden işlemez; onu harekete geçiren görünmez değnek arzudur. Jacques Lacan ve Slavoj Žižek gibi düşünürlerin vurguladığı üzere, kapitalizm altında süperego artık yasaklayan bir otorite değil, tek bir emir veren bir sese dönüşmüştür: “Keyif al!” Elbette piyasanın kuralları içinde.
Labubu’nun Hikayesi
Labubu’nun tasarımı, Hong Konglu genç sanatçı Kasing Lung tarafından İskandinav mitolojisi ve folklor hikayelerinden esinlenerek oluşturuldu. 2015 yılında “Canavarlar” adlı illüstrasyon serisiyle bir kitapta ortaya çıktı. Dört yıl sonra, oyuncak şirketi Pop Mart seriyi satın alarak bu karakterleri üç boyutlu ticari figürlere dönüştürdü.
Lung bir gecede milyoner oldu; ancak Labubu’yu küresel bir fenomene dönüştüren esas güç Pop Mart’tı. Şirket, Labubu’nun gizemli görünümünün onu çağdaş bir totema dönüştürebileceğini erken fark etti ve belirsizliği ticari değerinin merkezine yerleştirdi.
Avustralya’da insanlar sabaha karşı üçte kalkıp mağaza önlerinde sıraya giriyor; kapalı kutuların içinden bir Labubu çıkması umuduyla.
Kıtlık ekonomisi ve Kapalı Kutu Oyunu
Labubu sınırlı sayıda üretiliyor ve rastgele satılıyor. Kapalı kutunun içinden hangi figürün çıkacağı bilinmiyor. Bir tanesinin resmi fiyatı 13–16 dolar arasında; ancak küresel pazarda fiyatlar 20 dolardan başlayıp nadir modellerde 1.199 dolara kadar çıkabiliyor. Bu, kıtlık ekonomisinin ve meta fetişizminin zirvesi.
Forbes’un 2025 sonlarında yayımladığı bir rapora göre Labubu’nun 2024 yılındaki geliri 423 milyon dolara ulaştı. Üretim arttıkça ve yaygınlaştıkça kârın nasıl şiştiğini tahmin etmek zor değil.
Pop Mart, Labubu’yu “oyuncak sonrası” bir nesne olarak sundu; Z kuşağı için bir kültürel gösterge. Bu kuşak, Labubu’ya batıl inançlarla değil, bir kimlik aksesuarı olarak yaklaşıyor. Artık inanç, nesnenin kendisinde değil, sunduğu imajda.
Lacan’ın ifadesiyle Labubu, arzunun nesnesi değil, arzunun nedenidir (objet petit a). Onu satın almak tatmin değil, tatmine yaklaşma hissi sunar. Kapalı kutu, arzuyu sürekli erteler; bu da daha fazla tüketim ve daha fazla kar demektir.
Kinder Sürprizi ve İdeoloji
Žižek, Pervert’s Guide to Ideology belgeselinde Kinder Sürpriz yumurtasını örnek verir: Çikolata, içindeki oyuncak ve sürpriz unsuru. Aslında biz çikolatayı değil, “başka bir şey” vaadini satın alırız. Kapitalizmin hilesi budur; “Keyif ve faydayı birlikte al.”
Labubu da aynı mantıkla işler. Tüketilen bebek değil, tatminin ertelenmesidir.
Sonuç; Biz Labubu’yuz
Labubu’nun ne gerçek bir kullanım değeri ne de anlamlı bir değişim değeri vardır. Sessizce bakar.
Guardian ve New Yorker’daki iki ayrı yazıda aynı cümle yer aldı: “Biz Labubu’yuz.”
Bir zamanlar “Facebook hesabın var mı?” tanışma sorusuydu. Bugün soru değişti: “Labubu’n var mı?”
Artık isim Labubu.




