Ortak kanaat: “Ruh yok.”

Abone Ol

Türkiye’nin dünya kupasından hiç gol atamadan elenmesi üzerine yapılan yorumların neredeyse hepsinin ortak tespiti şu; ruh yok.

Yani oyuncu, imkân, teknik, para filan hepsi var ama tek noksan olan şey; ruh.

Ruh demişken Mevlânâ Hazretlerini Hint yarımadasında neredeyse bilmeyen yoktur. Çünkü o, cân dediği ruhun farkındalığına meşhur filozoflardan çok daha hakikatli hikmetli bakmıştır. Belki de maddenin aç bıraktığı Amerikalıların da kendisine ilgileri bununla alakalıdır.

Tabi Mevlânâ’daki ruh tasviri, İslamın tevhid akidesi üzerinedir ve daha çok ilahi aşkla ilintilidir, o yüzden hint ruhçuluğu ile kıyaslanmaz.

Merhum Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın; “sözün eri” dediği Mevlânâ hazretleri, maddeye önem verdikçe ruhun zayıflayacağını iki farklı beyitte şöyle ifade eder:

“Ten çü bâ-berg est rûz u şeb, ez ân
Şâh-ı cân der berg-rîz est u hazân”

(Tene, bedene, maddeye yaprak (refah/zenginlik) verildikçe, can/ruh ağacının dalı yaprak döker, sonbahara girer.)

“Tâ to ten râ çerb u şîrîn mî-dehî
Gevher-i cân râ neyâbî firbehî”

(Sen bedeni yağlı ve tatlı şeylerle besleyip durdukça, ruhunun cevherinde gerçek bir gelişme ve olgunluk bulamazsın.)

Tasavvufun riyazet, zühd, çile gibi ağırlıklı ele aldığı hususlar yahut temel ibadetlerden olan orucun manasındaki öz de, sonuçta aynı kapıya çıkıyor: Ruhun güçlendirilmesi.

Fakat mevzunun madde ile ruh arasındaki ters orantının yanında toplumla ilgili başka bir yönü var.

İbn Haldun’un, yedi asır önce söz ettiği ve bir topluluğun birbirine olan o derin, hesapsız bağlılığı anlamına gelen asabiyye kavramı, bugün gerek ehl-i kıblenin bütününde, gerekse şu içinde yaşadığımız memlekette aranan ruhu da anlatır. Kısaca; “senin derdin benim derdim, senin zaferin benim zaferim” dedirten ve birlikte bir şeyin parçası olduğuna dair içten gelen o inanç zayıfladığında bir ülke ya yatırım alan şirkete döner ya zombi krallığına ya da insan çiftliğine.

Fertlerin, birbirleriyle her zamankinden daha fazla "potansiyel irtibatlı" ama birbirleriyle aktif alakalarını korkunç bir hızla sıfırlamak için çırpınan bireylerin oluşturduğu günümüz toplumlarının asabiyyesinin (birliktelik ruhunun) zayıflığı, maalesef acı sonuçlarıyla yüzleşmeden tam idrak edilemiyor.

Modernleşmeyle birlikte her şey rasyonelleşti, ölçüldü, kategorize edildi. Bu süreçte anlam üreten şeyler, ritüeller, ortak hikâyeler, paylaşılan değerler birer birer eridi. Geriye kaldı: prosedürler, formlar, kurumlar. Yani iskelet kaldı, ruh gitti. Bunu modern sosyolojinin kurucularından olan Max Weber (ö.1920), içinde kişinin bedeninin rahat edeceğini zannettiği "demir kafes" diye tanımlamıştı.

Oysa geçmişten günümüze sivil direniş hareketlerinin başarısı da o kollektif ruhun niteliği ile alakalıydı.

Evvela içlerinde bir "neden" yanıyor sonra o "neden" sorusu bulaşıcı hale geliyor ve artık adına dava denilen bir ateşe hesap kitap yapmadan atlıyorlardı.

Ve gelinen noktada o ateş çok cılız yanıyor.

Mesela bugün yenilen futbol takımını “ruhsuzlar” diye eleştirenlerin de bu yokluğun bir parçası olduklarını unutmaları hayli trajik bir durumdur.

Toplumun asabiyyesi biraz canlandığında ne olduğunu 15 Temmuz darbesinde gördük. Siyonist işgal çetesine karşı eskisine nispeten daha güçlü yükselen öfkede ve boykotta gördük.

Ekonomik, siyasi ve diğer sıkıntıları absorbe etmede gördük.

Şimdi bu ruhun güçlendirilmesi için ciddi çabalara ihtiyaç var. Anayasa değişikliği bunun bir adımı. Tabi ki nice başlık var.

Neye dikkat ederek?

Parçaları güçlendirmeye, kırılanları onarmaya, eksikleri tamamlamaya.

Allah cc, kendi katında bir ruh ile desteklediği zümreden eylesin.