2026 baharında Ortadoğu, artık yalnızca bir kriz bölgesi değil; küresel güç dengelerinin yeniden yazıldığı devasa bir hesaplaşma sahasına dönüşmüş durumda. 28 Şubat’ta ABD ve “israil”in İran’a karşı başlattığı saldırı, bölgesel bir operasyon olmanın çok ötesine geçti. Bugün yaşananlar, Amerikan hegemonyasının sınırlarını, “israil”in bölgesel stratejisinin maliyetini ve Batı merkezli düzenin kırılganlığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Amerikalı realist düşünür Profesör John Mearsheimer’ın Electric Tech kanalındaki değerlendirmeleri ise bu savaşın perde arkasını anlamak açısından son derece sarsıcı bir çerçeve sunuyor. Çünkü Mearsheimer’ın söyledikleri, Batı medyasının yıllardır inşa ettiği anlatıyı doğrudan hedef alıyor.
Onun analizine göre bugün Ortadoğu’daki istikrarsızlığın temel kaynağı İran değil; aksine Washington ile Tel Aviv arasında kurulan saldırgan stratejik eksen.
Mearsheimer’ın en dikkat çekici tespiti son derece net: ABD ile İran arasında aslında anlaşma zemini mevcut. Hatta rasyonel bir perspektiften bakıldığında iki ülke arasında uzlaşma sanıldığından çok daha kolay kurulabilir. Sınırlı uranyum zenginleştirmesi, bölgesel güvenlik garantileri, enerji koridorlarının güvenliği ve İran ekonomisinin sisteme yeniden entegrasyonu… Bunların tamamı teknik olarak çözülebilir başlıklar. Ancak sorun teknik değil; ideolojik.
Çünkü böyle bir normalleşme, yıllardır İran tehdidi üzerinden güvenlik siyaseti inşa eden “israil”in bölgesel stratejisini boşa düşürüyor. Tam da bu nedenle Tel Aviv, ortaya çıkan her diplomatik ihtimali sabotajlarla, provokasyonlarla ve askeri tırmandırmalarla hedef alıyor.
Mearsheimer’ın açık ifadesiyle; “israil” ve onu Washington’da koruyan lobi mekanizması, İran’ın güçlü kalacağı hiçbir anlaşmaya izin vermek istemiyor. Bu tablo artık yalnızca akademik bir eleştiri değil. 2026 itibarıyla sahadaki gerçeklik hâline gelmiş durumda.
AIPAC’ın gölgesindeki Amerikan siyaseti
ABD’de yönetimler değişiyor, söylemler değişiyor, seçim kampanyaları değişiyor; fakat Ortadoğu politikası neredeyse hiç değişmiyor. Trump döneminde “önce Amerika” söylemi yükselmesine rağmen Washington’un Tel Aviv çizgisinden kopamaması bunun en açık göstergesi oldu. Çünkü mesele başkanlardan daha büyük: Amerikan siyasetini kuşatan devasa lobi düzeni.
AIPAC ve benzeri yapılar yalnızca dış politikayı değil; medya dilini, Kongre baskısını ve seçim finansmanını da şekillendiriyor. Fakat bu kez geçmişten farklı bir durum var.
Amerikan toplumunda özellikle gençler arasında ciddi bir kırılma yaşanıyor. Üniversitelerde, sosyal medyada ve kamuoyu araştırmalarında “israil”e koşulsuz destek anlayışı artık eskisi kadar sorgulanamaz değil. Washington hala eski reflekslerle hareket ediyor olabilir; ancak Amerikan halkı aynı yerde durmuyor.
Hürmüz kırılırsa dünya ekonomisi sarsılır
Savaşın gerçek faturası ise yalnızca bombalarla ölçülmüyor. Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı arttıkça küresel enerji piyasaları alarm veriyor. Petrol sevkiyatındaki en küçük aksama bile dünya ekonomisinde zincirleme etki oluşturuyor. Enerji fiyatları yükseliyor, tedarik hatları kırılıyor, piyasalar panik üretiyor.
Mearsheimer’a göre Washington’un sabrı tam da burada bitecek.
Çünkü büyük devletler ideolojik sloganlarla değil, çıkar hesaplarıyla hareket eder. Eğer savaş Amerikan ekonomisine ağır yük bindirmeye devam ederse, Beyaz Saray er ya da geç Tel Aviv’e fren koymak zorunda kalacak. Başka bir ifadeyle; bugün sınırsız görünen destek, ekonomik gerçeklerle çarpıştığında çatlamaya başlayabilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Körfez’de Amerikan düzeni çöküyor
Belki de en kritik değişim Körfez’de yaşanıyor. Bir dönem ABD güvenlik şemsiyesine mutlak bağlı görünen Körfez monarşileri artık Washington’un kendilerini koruyabileceğine eskisi kadar inanmıyor. Çünkü ABD üsleri güvenlik üretmek yerine İran füzeleri için hedef hâline geliyor.
Suudi Arabistan ve Umman’ın İran’la daha dengeli ilişkiler kurmaya yönelmesi tesadüf değil. Bu, yeni dönemin zorunlu pragmatizmi. Buna karşılık BAE ve Bahreyn’in “İbrahim Anlaşmaları” üzerinden Tel Aviv’e daha fazla yaklaşması, onları bölgesel gerilimin doğrudan tarafı hâline getiriyor.
Sonuç açık:
Körfez İşbirliği Konseyi artık eski birlik görüntüsünü kaybetmiş durumda. Arap dünyası ortak strateji üretmek yerine parçalanıyor.
Çin ve Rusya yeni boşluğu izliyor
Washington Ortadoğu bataklığında enerji tüketirken Moskova ve Pekin dikkatle sahayı izliyor. ABD’nin odağının Asya’dan ve Ukrayna’dan kayması, Rusya ve Çin açısından kısa vadeli stratejik avantaj sağlıyor. Enerji fiyatlarının yükselmesi de bu tabloyu besliyor.
Ancak hiç kimse kontrolsüz bir bölgesel çöküş istemiyor. Çünkü Ortadoğu’daki büyük bir ekonomik kırılma, yalnızca bölgeyi değil tüm küresel sistemi sarsabilir. Bu nedenle Çin, doğrudan çatışma yerine arabuluculuk kanallarını güçlendirmeye çalışıyor. İran ise artık hiçbir güce tam güvenilemeyeceğinin farkında olarak kendi caydırıcılığına yatırım yapıyor. Yeni dünya düzeninde herkes kendi güvenliğini kendisi taşımak zorunda.
Gerçek mesele İran değil, çöken Amerikan üstünlüğü
Batı medyası yıllardır İran’ı “istikrarsızlaştırıcı güç” olarak sunuyor. Ancak bugün ortaya çıkan manzara farklı bir soruyu büyütüyor:
Ortadoğu gerçekten İran yüzünden mi yanıyor, yoksa bölge; Amerikan müdahaleciliği ve “israil” merkezli güvenlik stratejilerinin sonucu olarak mı parçalanıyor? Mearsheimer’ın cevabı net.
Bugün yaşanan kriz, yalnızca bir İran meselesi değil. Bu, aynı zamanda ABD gücünün sınırlarına dayanmasının hikâyesi. Washington artık her cephede aynı anda üstünlük kuramıyor. Tel Aviv ise askeri güçle sonsuza kadar siyasi gerçekliği bastırabileceğini düşünüyor. Fakat tarih, güç dengelerini yok sayan imparatorluklara karşı her zaman acımasız olmuştur. 2026 Ortadoğu’su bunu yeniden kanıtlıyor.
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!