Nasihatsız vaazlar!

Abone Ol

Yakın bir geçmişe kadar vaazın niteliğini bir bilimsel veri üzerinden artırmak gibi bir merak vardı. O zamanlar hocaların kaygısı, kalplerde iman oluşturmak ve kalplerdeki imanı pekiştirmekti.

Fakat bilimsel veriler görecelidir ve zamanla geçersiz kalabilmektedir. Hocalar da hiç şüphesiz verisini aktardıkları alanın uzmanı değillerdi. Bu yüzden söz konusu yöntem, pek riskliydi ve kimi zaman vaazı hem mevzusundan uzaklaştırır hem aktarım zayıf kaldığında vaize duyulan saygıyı zedelerdi. Yine de o “bilim çağı” yöntemine katlanmak mümkündü.

Şimdi özellikle serbest vaizlerin, yani Diyanet kadrosunda yer almayıp kendi camiasına seslenenlerin bir tutkusu vardır: Güncel siyasete girmek.

Hocalar, akidelerinin doğruluğunu güncel siyaset üzerinden ispata kalkıştıkları gibi, dünyadan ne kadar haberdar olduklarını da güncel siyaset üzerinden ispatlama yoluna gidiyorlar. Vaazlarında siyasetten söz etmemeyi, eksiklik görüyorlar, o yöndeki uyarıları algınlıkla karşılıyorlar.

Konular güncel olunca yoruma da açık oluyor. Bu yüzden hocalar arasında onların saygınlıklarını esastan sarsan polemikler de yaşanıyor.

Netice mi cemaat artık nasihatsız… Üstelik sadece genç cemaat değil, cemaatin her kesimi, haftalarca vaaz dinlediği hâlde bir tek nasihat işitmeyebiliyor. Halbuki, Hadis-i Şerif’in bize duyurduğu esas, “Din nasihattır!”

Nasihat, sadece haramları hatırlatmak ve helallerde israftan sakındırmak değildir. Bugünün dünyasında dindarlık psikolojisi, başlı başına bir nasihat konusudur.

Genel olarak toplumsal bağlar çözülmekte, dindar kesim arasındaki bağlar da farklı sebeplerle zayıflamakta, TV ve internetin yaygınlaşmasıyla bir tür “protestan”, yani hocasız dindarlık da yayılmaktadır. Bu üç hâl birlikte dindar insanı yalnızlaştırmakta, yalnızlık ise psikolojik sorunlara yol açabilmektedir.

Geçmişin dünyasında cami görevlisi imamlar, nefis terbiyesinden haberdar birer mürşit idiler, cemaatin hâlini sorar, hâlinden anlar ve hâliyle usulünce ilgilenirlerdi.

Bazı alimler ise aynı zamanda tabibü’l-kulûb (kalplerin hekimi) idiler. İnsanın iç dünyasındaki dalgalanmaları bilir, ona göre cemaate nasihat eder, aynı zamanda ihtiyacı olanlarla birebir de ilgilenirlerdi.

Bugünün dünyasında medyanın öne sürdüğü gibi sadece genç kadın ve erkekler değil, elli yaş üstü kesim de derin iç sorunlara sürüklenebiliyor. Dünyeviliğin artması ve insanî ilişkilerin zayıflamasıyla elli yaş üstü kesim, şuur ehli olsa bile derin bunalımlar yaşayabiliyor.

Ve böyle bir dünyada dindar insan, iç hâlleri konusunda kendisi ile baş başadır. Kimileri ise çaresizlik içinde dindarlıktan, dindarın bırakın iç dünyasından hatta dış hâllerinden dahi habersiz psikologlara sığınmakta ve onların “reçete” diye sundukları ile zehirlenebilmektedir.

Diyanet’in nefis terbiyesi ve dindarlık psikolojisiyle ilgili bir enstitüsü yok. Vaazla ilgili ihtisas programları bu alanda yetersiz. İlahiyat fakülteleri de bu alanda enstitüler açmış değildir. Tarikatlar bırakın topluma yönelik, artık kendi fertleri için dahi bu konuları yeteri kadar konuşmuyor. Yeni kuşak şeyh efendiler, bu meselelere vakıf değil.

Bu yüzden kimi zaman Diyanet görevlileri bile derde deva olmak bir yana kendileri de derin psikolojik sorunlar içinde bunalıp kalmaktadır. Bu hâl, özellikle medya ve kitaplar üzerinden kontrolsüz bir dindarlığın oluştuğu bir dünyada İslâmî yaşamın geleceğini derinden tehdit etmektedir.

Hocalar gerektiği kadar siyasetle uğraşabilirler. Ama bu uğraş, onların asli görevlerini ihmal edip dinin nasihat olduğu hükmünü unutacakları bir noktaya ulaşmışsa buna bir çözüm getirilmelidir.

Bu çözümün bir yanı, sivil İslâmî kurumların oluşumunu teşvik etmek ve var olan kurumların insanın iç sorunlarıyla daha çok ilgilenmesini sağlamaktır. Diğer yanı ise Diyanet’in ve İlahiyatların dindarlık psikolojisini ciddiye alarak enstitüler açmaları ve mezunlarını bu alanda donanıma kavuşturmalarıdır.