Müzeye Kaldırdığımız Âlimlerimiz

Abone Ol

Yıllar önce elime, bir akademisyen tarafından İbn Haldun üzerine yazılmış bir kitap geçti. Kitaptaki şu ifade zihnimde uzun süre yankılanmıştı:

“Kendi evimizdeki hazinenin anahtarını bir yabancıdan almış gibiydik.”

Yazar, bu cümleyi kurma nedenini üniversite yıllarına ait bir anısıyla açıklıyordu:

Fakülteye, sosyal bilimler ve tarih felsefesi üzerine konferans vermek üzere Batılı bir konuk profesör gelir. Konuşma ilerledikçe konu İbn Haldun’a evrilir. Batılı akademisyen, İbn Haldun’u, Machiavelli, Montesquieu, hatta Marx ile kıyaslayarak onu modern sosyal bilimlerin gerçek kurucularından biri olarak takdim eder.

Akademisyen o anki hislerini şöyle aktarıyor:

“Biz o zamanlar genç talebeydik ve büyük ölçüde sanıyorduk ki bilimin, felsefenin her türlüsü yalnızca Batı’dan gelir…”

Bu anlatı merakımı celbedip araştırmaya sevk etti. Bunun üzerine Machiavelli, Montesquieu, Marx ve daha birçok düşünürde İbn Haldun’un izlerini sürdüm. Ve şunu fark ettim:

Hobbes, korku ve çıkar üzerinden insan doğasını açıklarken;

Machiavelli, ahlaktan bağımsız bir iktidar işleyişini tarif ederken;

Montesquieu, coğrafya ile toplum yapısı arasındaki ilişkiyi kurarken;

Marx, üretim ilişkileri üzerinden tarihi okurken…

İbn Haldun, tüm bu unsurları daha 14. yüzyılda “asabiyet” kavramı etrafında bir araya getirmişti. Nitekim Arthur Laffer’in, bugün “Laffer Eğrisi” olarak bilinen (vergi oranı arttıkça bir noktadan sonra vergi gelirinin düşeceği) fikrinin gerçek sahibinin İbn Haldun olduğunu açıkça dile getirmesi, onun düşünsel etki alanının büyüklüğünü göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır.

İbn Haldun, toplumların doğuşunu, yükselişini ve çözülüşünü fiilî gerçeklikler ile tekrar eden yasalar üzerinden ele almıştır. Bu yönüyle Auguste Comte’un sosyolojiyi bir “bilim” hâline getirme iddiası, aslında Mukaddime’de açılan yolun daha sistematik fakat gecikmiş bir takibi gibidir. Bu çerçevede İbn Haldun’u sosyolojinin fikir babası, Comte’u ise bu düşünceyi sistemleştirerek kurumsallaştıran isim olarak görmek mümkündür.

Ne var ki biz, özellikle modernleşme sürecinde Batı düşüncesini ilerlemenin yegâne kaynağı olarak okurken, İbn Haldun’u çoğu zaman sadece tarih kitaplarında saygıyla anılacak bir isim olarak gördük. Onu “okunacak bir metin” olmaktan çıkarıp “anılacak bir şahsiyet” hâline getirdik. Böylece kendi düşünce tarihimizle aramıza mesafe koyduk; farkında olmadan onu küçültüp, ondan ilham alanları yücelttik.

Belki de asıl sorun, kendi düşünürlerimizi iki uçtan birine mahkûm etmemizdir: Ya onları kutsallaştırıp sorgulanamaz kılıyoruz ya da zihnimizde bir müzeye kaldırarak hayattan koparıyoruz. Oysa düşünce, ancak tartışıldığında, eleştirildiğinde ve yeniden üretildiğinde canlı kalır.

İbn Haldun, İmam Gazâlî, Fahreddin Râzî, İbnü’l-Arabî, İbn Rüşd ve Fârâbî gibi dev isimleri çoğu zaman metinlerine inerek değil, üzerlerine yapıştırılan yüzeysel “etiketler” aracılığıyla tanıdık. Birini “aklın önünü kesmekle”, diğerini “felsefeyi kelamlaştırmakla”, bir başkasını ise “vahdet-i vücut” teorisiyle andık. Kimi zaman onları yalnızca reddederek ya da tekfir ederek etkileşim alanımıza dâhil ettik.

Fikir dünyalarıyla hesaplaşmak yerine biyografilerini ezberlemekle yetindik. Sosyal medyada dolaşıma giren birkaç aforizmayı öğrenmeyi, koca bir mirası kavramak sandık.

Belki de Batı dünyası, bugün bizim çoğu zaman yalnızca isimlerini bildiğimiz ya da önyargıyla yaklaştığımız bu düşünürleri bir hayranlık nesnesi olarak değil, kendi tarihsel ve siyasal ihtiyaçları doğrultusunda ciddiyetle okudu. Bu metinler, olduğu gibi korunmak için değil; ayıklanmak, yeniden yorumlanmak ve dönüştürülmek üzere ele alındı. Geçmişle kurulan bu seçici ve çoğu zaman çatışmalı entelektüel temas, Batı’da sonradan “Rönesans” olarak adlandırılacak dönüşümün düşünsel zeminini hazırlayan unsurlardan biri oldu.

Ve belki de en büyük yanılgımız şuydu: Bir fikrin, ancak Batı literatüründe karşılık bulduğunda değer kazandığını sanmak.

Oysa artık yapılması gereken, anahtarı devralmak değil; zaten bizim olan kapıyı kendi kavramlarımızla, yeniden ve cesaretle açmayı öğrenmektir.