Eğer bu satırları okuyorsan, muhtemelen seni bu tuhaf başlık, hikâyenin sahibini tanımaya yöneltti. Belki de başlığı geçip "Ed-Dayf" ismine takıldın ve yıllarının büyük bölümünü gölgelerde geçirmiş, fakat yankısı hâlâ bölgedeki herkesin kulaklarında çınlayan bir adam hakkında daha fazlasını öğrenme isteğiyle bu metne yöneldin.
"Ebu Halid'in" hikâyesi iki şekilde anlatılabilir: Kısa ve detaylı.
O, 1987 yılında, Birinci İntifada'da, taş atan çocuklarla birlikte işgalin ciplerine ve tanklarına taş fırlatan bir gençti; direnişin elinde taşlardan başka bir şeyin olmadığı günlerde. Aradan 35 yıl geçti. Bu kez adamlarıyla birlikte tel örgünün öte yakasına geçti ve meydanda şehit düştü. Arkasında, nükleer bir devleti sarsan bir ordu; dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatlarına direnen bir güvenlik yapılanması; mermiden füzeye kadar üretim yapabilen bir savunma sanayii altyapısı ve savaşın her alanında yetkin askerler bıraktı. Bütün bunlar, sürekli takip altında, aranan ve gizlenmek zorunda olan bir hâlde; gözetimin kesintisiz sürdüğü, takibin aralıksız devam ettiği ve 365 kilometrekareyi aşmayan dar bir alanda kuşatmanın sıkılaştırıldığı koşullar altında gerçekleşti. İşte bu, onun hayat hikâyesinin kısa bir özetidir.
Hahamın tuzağı
Kırmızı bir Volkswagen minibüs, Ben Gurion Havalimanı'na giden yolda ilerliyordu. İçeriden İbranice radyo yayınları yükseliyordu. Direksiyon başında, üzerinde "israil" bayrağı bulunan tişört giyen genç bir adam vardı. Yan koltukta ise başında kipa (dindar Yahudilerin taktığı takke) bulunan bir haham oturuyordu. Arka koltukta da adeta onların kopyası olan iki kişi yer alıyordu: Biri göğsünde "israil" bayrağı bulunan bir tişört giymişti, yanındaki ise din adamlarına özgü kıyafetler içindeydi.
Yol kenarında, ücretsiz bir araç arayan "israilli" bir asker duruyordu. Sürücü onu almak istercesine yavaşladı. Bunun üzerine vakur haham, rahatsız bir ses tonuyla itiraz etti:
"Onu istemiyoruz, silahı yok!"
Sürücü, hahamın sözlerini görmezden gelerek durdu.
"Askere nereye gidiyorsun?" diye sordu.
"Bu yönde, yakındaki bir kibutza (İşgalcilerin yerleşim alanı)."
"Üzgünüm, biz ters yöne gidiyoruz," dedi sürücü ve araç yeniden hareket etti. Haham derin bir nefes alarak rahatladı.
Sürücü, Tel Aviv'e giden yol ayrımında durdu ve sanayi bölgesi Yahud yönüne saptı. Karşı şeritte duran bir Subaru dikkatini çekti; araçtan silahlı bir asker iniyordu. Sürücü hızlandı, ani bir manevrayla direksiyonu kırdı; yolcuların şapkaları ve ön konsolda duran Tevrat nüshası yana savruldu. Askerin durduğu şeride geçti. Kornaya bastı. Asker elini salladı:
"Beni de alın!"
Sürücü, askerin tam yanında durmadı; yaklaşık yirmi metre ileride durdu. Asker, sırtındaki çantası zıplayarak, uzun süre beklemeden ücretsiz bir yol bulmanın sevinciyle koştu.
Sürücü, hahamın camını indirerek, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Geleneksel İbranice müzik sesi camdan dışarı taşıyordu.
"Remle'ye. Oraya mı gidiyorsunuz?"
Sürücü "Evet" demeye fırsat bulamadan asker kapıyı açtı, ücretsiz yolculuğu kaçırmamak için ayağını içeri attı.
Asker; görünümleri, fısıltılı konuşmaları ve radyodan yayılan Hasidik ezgilerle arabaya adeta bir sinagog havası katan iki yolcunun yanına oturdu. Biriyle konuşmaya çalıştı ama cevap alamadı. Bunun üzerine yüzünü çevirip, on yıllar önce Araplardan koparılan tepelerin ardında batan güneşi izledi.
Aracın içindeki hava kasvetliydi. Havalimanına giden yolda trafik sıkışınca hız düştü. Radyo, sanki gezici bir yayın arabasıymış gibi yüksek sesle susmadan çalıyordu. Asker, tüfeğini dizlerinin üzerine koydu ve Güney Lübnan'daki görevinden sonra bu izinde kendisini nelerin beklediğini düşünmeye başladı. Tüfeğinde şarjör yoktu; o dönemde "İsrail" makamları, 1948'de işgal edilen topraklar içinde askerlerin dolu silah taşımasını yasaklıyordu.
Düşüncelerinden, aracın hızlanması ve otoyolda sarsılmasıyla sıyrıldı. Trafiği aşmış, Kudüs yönüne ilerliyorlardı; yolun iki yanında çalılıklar uzanıyordu. Sürücü, ön aynadan yolculara buyurgan bir bakış attı. O anda, göğsünde "İsrail" bayrağı bulunan genç, askerin üzerine atıldı; kolunu onun boynuna doladı ve haykırdı:
"Allah-u Ekber!"
Bu haykırış, eğitimli askerin yüreğini yerinden oynattı. Asker hızla tüfeğini doldurmaya çalışırken, "Hasan'ın" boğucu kıskacına direniyordu.
Hasan, askerin boynunu bütün gücüyle sıkarken, "Öldür onu, Salah!" diye bağırdı. Salah da ona katılmış, tüfeğin namlusunu iki gençten birine çevirmesini engellemeye çalışıyordu.
Sürücü bağırdı:
"Öldürmeyin! Onu canlı istiyoruz!"
Tam o anda yanındaki haham bir sıçrayışla hareketlendi. Salah boğuşmayla meşgulken, belindeki tabancayı kaptı ve bütün gücüyle tabancanın kabzasıyla askerin başına vurdu. Askerin direnişi söndü, öfkesi dindi; yüzünden kan akıyordu. Aynı anda, eski haham Abdülkerim, diğer eliyle tüfeğin şarjörünü çekip çıkardı. Tehlikenin bertaraf edildiğini anlayan Hasan ve Salah, askerin bağırmaması için ellerini ağzına götürdü ve ağzını bir bez parçasıyla tıkadı.
Askerin öfkesi, ağlamaya ve yalvarmaya dönüştü:
"Beni öldürmeyin! Ne olur, beni öldürmeyin!"
Bez parçasının ve ellerin ardında boğuk da olsa sözleri anlaşılabiliyordu.
Sürücü, akıcı bir İbraniceyle konuştu:
"Yaşamak istiyorsan beni iyi dinle. Biz Kassam Tugaylarıyız; HAMAS'ın askerî kanadıyız. Seni, şeyhimiz Ahmed Yasin'i ve hapishanelerinizdeki kardeşlerimizi serbest bırakmanız için esir aldık."
"Yani… beni öldürmeyeceksiniz?" diye sordu; sesindeki dehşet yavaş yavaş dağılırken.
"Seni canlı istiyoruz. Seni öldürmek çıkarımıza değil."
"Söz veriyorum, sesimi çıkarmayacağım, hiçbir şey yapmayacağım. Ben hiçbir Filistinliye saldırmadım, intifadaya karşı da çalışmadım. Güney Lübnan'da Golani Tugayı'nda görev yapıyorum."
İbraniceyi herkes anlıyordu; Gazze'den gelen Salah hariç.
"Ne diyor?" diye sordu.
Abdülkerim cevap verdi:
"Bizden sıyrılmaya çalışıyor; sanki Lübnanlılar bizden değilmiş gibi!"
Hasan sordu:
"Nerelisin?"
"Kudüs'ten."
Gençler kahkahaya boğuldu:
"Of!.. Hemşerimiz çıktı!"
Araç, bir güvenlik noktasına yaklaşınca yeniden yavaşladı. Dakikalar dehşet vericiydi; kalpler dualarla çarpıyordu. İki dakikalık sessizliğin ardından, dört yolcunun ağzından birden hamd sesleri yükseldi. Asker, gözleri sorularla dolu bir hâlde etrafına baktı. Sürücü dedi ki:
"Şükürler olsun, Erez Kapısı'nı geçtik!"
Asker hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı:
"Ne olur beni Gazze'ye götürmeyin… Gazze'ye götürmeyin! Yalvarıyorum… Cehenneme gitmek istemiyorum."
Dördü göz göze gelip memnuniyetle gülümsedi.
Kurban, yemini çoktan yutmuştu.
Hayalet ilk kez görünüyor
Araç 9 Ekim 1994'te durduğunda, asker Kudüs'ün kuzeybatısındaki "Bir Nebala"da olduklarını bilmiyordu. Ertesi gün hücre, askerin ellerinde olduğuna dair bir ses kaydını, askerî belgeleriyle birlikte, bu operasyonun Gazze'deki beyin gücüne gönderdi. O isim, onları profesyonelce örgütlemiş; hareket serbestliği ve kamuflaj sağlayacak şekilde farklı bölgelerden seçmişti. İçlerinde Kudüslü, Halilli, Batı Şerialı ve Gazzeli olanlar vardı.
Bir gün sonra, Filistin kefiyesiyle yüzünü örten, yeşil bir gömlek giymiş bir adam ortaya çıktı. Elindeki kâğıttan operasyon bildirisini okuyordu:
"İzzeddin El-Kassam Tugayları, israilli asker Nahşon Mordehay(Vaksman)'ın esir alınmasının sorumluluğunu üstlenmektedir. İslami Direniş Hareketi HAMAS'ın lideri Şeyh Ahmed Yasin'in derhal ve süratle serbest bırakılmasını talep ediyoruz…"
Maskeli adam, taleplerle oynanması ya da oyalama yoluna gidilmesi hâlinde esirin infaz edileceği tehdidinde bulundu.
İbranice medya bu görüntüyü yayımladığında, "israilliler" tarihlerinde ilk kez en tehlikeli adamı gördüler; işgal devletini otuz yıl boyunca uykusuz bırakacak kişiyi… Uzun geceler boyunca peşlerini bırakmayacak "hayaletin" suretini, ya da en azından gözlerini gördüler. O, Muhammed bin Diyab bin İbrahim el-Mısrî, nam-ı diğer ed-Dayf, Kassam Tugaylarının komutanıydı.
Ed-Dayf o gün, Vaksman'a karşılık serbest bırakılması istenen esirlerin listesini sundu: HAMAS'tan 50, İslami Cihat'tan 25, Fetih'ten ağır cezalara çarptırılmış 50, Halk Cephesi'nden 20, Demokratik Cephe'den 10, Hizbullah'tan 20 kişi ve tüm Filistinli kadın tutuklular.
Rabin hükümeti, ed-Dayf'ın kayıtta görünmesini delil sayarak Vaksman'ın Gazze'de tutulduğunu düşündü ve Gazze Şeridi'ni kapattı. Filistin Yönetimi'nden de esir askere ulaşmak için tüm imkânlarını seferber etmesini istedi. Yönetim iş birliğinde gecikmedi; ancak kapsamlı bir incelemenin ardından "İsrail" Başbakanlık Ofisi'ne şu içerikte bir yazı gönderdi:
"Kontrolümüzdeki bölgelerde esire dair bir iz bulamadık. Kendi kontrol alanlarınızda arayın."
Şabak, operasyonda kullanılan kiralık kırmızı aracın izini sürerek sürücü Cihat Yağmur'u yakaladı. Ardından hücrenin sığındığı evin sahibi Zekeriya Necib'e ulaşıldı. Ağır işkence altında, esirin tutulduğu yerin Kudüs'ün kuzeybatısındaki "Bir Nebala" köyü olduğu ortaya çıktı; Vaksman'ın Kudüs'ün Ramot semtindeki evine yalnızca on dakika mesafedeydi.
Rabin okunu yaydan çıkardı ve İçişleri Bakanı Ehud Barak'ı göreve çağırdı. Barak, 1976'da Entebbe'deki rehine kurtarma operasyonunu gerçekleştiren, Binyamin Netanyahu'nun ağabeyi Yonatan Netanyahu'nun öldürüldüğü "İsrail" ordusunun elit birliği Sayeret Matkal'ın eski komutanıydı.
Esir değişimini ve Şeyh Ahmed Yasin ile Salah Şehade'nin teslim edilmesini öngören çeşitli seçenekler gündeme geldi. Ancak Rabin, Oslo Anlaşması'ndan sonra "İsrail" kamuoyu nezdinde pekişen "yumuşak" imajını zedeleme korkusuyla en tehlikeli kararı verdi: Askerin hayatının riske girmesini umursamadan, esiri askerî bir operasyonla kurtarmak. Zira işgalin güvenlik doktrinine göre, ölülerle uğraşmak her zaman esirlerle uğraşmaktan daha kolaydı.
Barak, Rabin'e, Uganda'daki operasyonda olduğu gibi onu kurtarabileceklerine dair güvence verdi.
"Bir Nebala" gecesi
"Efendim, operasyon alanındayız. Yeni bir talimat var mı?"
Operasyon komutanı Nir Poraz, ticari araçlarla evin çevresine sızan iki birliğin ardından telsizden Ehud Barak'a seslendi. Kulaklıktan gelen yanıt kısa ve kesindi:
"Uygula."
Vücudunda otuz kilo teçhizat taşıyan askerlerin kulaklıklarına düşen bu tek kelimeyle birlikte birlikler evi kuşattı. Patlayıcı timi, evin demir kapısına bomba yerleştirmek için sessizce ilerledi. Plan, patlamayla kapının içeri savrulması ve aynı anda üç yönden eve girilmesiydi. Amaç, en büyüğü yirmi iki yaşını bile geçmeyen, ağır donanımlı bir güce karşı koyacak askerî eğitimi bulunmayan hücre üyelerini şaşkına çevirmekti.
Poraz, operasyonun başlama işaretini vermek için üç parmağını birer birer kapattı. Zihni, başarının ardından başbakandan alacağı övgü ve terfi hayalleriyle doluydu. Onu bir ya da iki rütbe yükselmekten alıkoyan tek şey, karşısındaki "üç amatördü". Üçüncü parmağını kapattığı anda büyük bir toz bulutu yükseldi. Poraz, adamlarıyla birlikte kapıya doğru atıldı. Ancak patlayıcı ekibinden gelen haberle oldukları yerde donup kaldılar: Kapı hâlâ ayaktaydı.
Hücrenin evi güçlendirdiğini, kolay kolay aşılamayacak çelik bir kapı yerleştirdiğini bilmiyorlardı.
"Bir daha patlatın! Şimdi geri dönemeyiz!"
Poraz'ın haykırışı askerlerin kulaklarında, operasyonu anbean izleyen Barak ve hükümet üyelerinin kulaklarında çınladı. Saniyeler içinde kapı yeniden tuzaklandı ve patlatıldı. Kapı açıldı. Poraz ve ekibi içeri daldı; koridor lazer nişangâhların ışığıyla doldu.
Bekledikleri gibi bir mermi sağanağıyla karşılaşmadılar. Patlamayla sarsılan hücrenin dağıldığını sandılar. Bu yanılgı, onları Cihad'ın esirin bulunduğunu söylediği odaya doğru ilerlemeye teşvik etti. Poraz öndeydi; tüm birimlere talimat veriyordu. Derken sesi bir anda kesildi.
Her asker, teknik bir arıza olabileceği düşüncesiyle kulaklığını yokladı. Ardından kulaklıklara, yere sertçe çarpan bir cismin sesi düştü.
Koridorun sonunda pusuya yatmış olan Abdülkerim, Kassam eğitimlerinde edindiği mühimmat tasarrufu alışkanlığıyla yalnızca tek bir mermi sıktı. Direnişin silah kıtlığının öğrettiği bir alışkanlıktı bu. Mermi, Poraz'ın başını delip geçti ve onu anında öldürdü.
"Allah-u Ekber!"
Haykırış, savunma pozisyonunda esirin bulunduğu odaya çekilen Hasan ve Salah'ın kulaklarında yankılandı. Aynı söz, ölen komutanın cihazından birliklerin kulaklarına ve başbakanlık ofisine ulaştı. Ardından koridorun ucuna doğru yoğun bir ateş başladı.
"Ne oldu?" diye bağırdı Hasan, Abdülkerim'e.
"Sizi uyarmamış mıydım? Misafirleri karşılamayı ben üstlenmeliyim diye! İki katili indirdim! Gerisi size geliyor, bana gelmeden size ulaşamazlar!"
Abdülkerim böyle diyordu; savunma planını kurarken ön cephede yer almak için verdikleri tartışmayı hatırlatırcasına.
Komutanın cesedini çekip almak için ateş yoğunlaştırıldı. Aynı anda başka bir birlik mutfak penceresinden eve girdi. Abdülkerim, mühimmat tasarrufunu bir kenara bıraktı; her yönden gelenlere mermilerini paylaştırdı. Sesi, arkadaşlarına seslenirken kayboldu:
"Buluşma yerimiz cennet, gençler!"
"Ne oldu? Askeri kurtarmadan nasıl çekildiniz?"
Barak, operasyonu denetleyen Şabak koordinatörü Ofer Dekel'in kulaklığına öfkeyle bağırıyordu.
"Bir pusuya düştük efendim. Bizi bekliyorlardı. Esirin bulunduğu odaya dair sabotajcının verdiği bilgi yanlıştı."
"Operasyonu bitirin. En az zararla her yolu kullanın!"
Barak öfke krizine girmişti.
Dekel, hoparlörle seslendi:
"Hasan Teysir el-Neçe, Selahaddin Cadallah… İçeride olduğunuzu biliyoruz. Rehine hâlâ hayatta mı? Müzakere etmeye ne dersiniz? Uygun bir çözüme ulaşabiliriz."
"Müzakere bitti," diye karşılık verdi Hasan.
"Ev kuşatıldı, kaçış yok. Arkadaşınız Abdülkerim öldü. Teslim olursanız ve rehineyi çıkarırsanız canlı çıkabilirsiniz."
"Kes sesini! Kassam Tugayları teslim olmaz!" dedi Salah ve tetiğe bastı. Hasan da bir el bombasını dışarı yuvarladı. Müzakerenin tek dilini böyle belirlediler.
"Bomba! Bomba!" diye bağırarak askerler geri kaçtı. Ardından evin içinde kulakları sağır eden bir patlama yankılandı.
Salah ve Hasan bakıştı. Sonra Nahşon'a döndüler:
"Biz sana hayat istedik, hükümetin ise ölüm."
"Ne istiyorsunuz? Peki, hadi konuşalım…"
Dekel'in sesi yarım kaldı. Odanın içinden iki el silah sesi duyuldu.
"Ne yaptınız siz, deliler?!"
"Gel de cesedini al. Onu canlı almaya razı olmadıktan sonra."
"Abdülkerim bizi bekliyor." dedi Hasan, Salah'a sarılarak.
Sonra birlikte söylediler:
"Şehadet ederiz ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed O'nun elçisidir. Bununla yaşar, bununla ölürüz."
Sırtlarını duvara dayadılar, elleri tetikte, düşman güçlerinin odaya girmesini beklediler.
14 Ekim'de gerçekleşen bu başarısız kurtarma operasyonu, işgal devleti için sıradan bir olay değildi. "İsrail" televizyonlarında canlı yayımlanan bir hükümet skandalıydı. Kameralar, gelmeyen "iyi haber" umuduyla gelişmeleri anbean izledi.
"israil güvenlik aygıtı, felaketle sonuçlanan operasyonu değerlendirdiğinde faillerin kimliklerinden donanımlarına, uygulama biçimlerinden kamuflajlarına ve savunma planlarına kadar daha önce benzeri görülmemiş bir tabloyla karşılaştı. Direniş ilk kez hücreleri arasında bu denli yüksek bir koordinasyonla hareket etmiş, her ihtimali hesaba katmıştı. Evet, işgalciler hücrenin üç üyesini öldürmüştü; fakat esir askeri kaybetmiş, seçkin birlikten biri operasyon komutanı olmak üzere iki askerini direniş ateşiyle yitirmişti.
Bütün bunlara rağmen, Gazze'de yüzü örtülü olarak kayıtta görünen beyin onların elinden kaçmıştı. Kassam Tugaylarının yeni komutanı Muhammed ed-Dayf, işgalle mücadelede yeni, zor ve korkutucu bir tarz dayatmıştı.
Ed-Dayf, Şeyh Ahmed Yasin ve yoldaşlarını kurtarma projesinden vazgeçmedi; ancak bir süreliğine erteledi. 1996'nın başında, silah arkadaşının intikamını almak ve işgalin direnişle ilişkisinde yeni bir denge kurmak zorundaydı.
Takip edilen (Aranan)
"Vallahi, elimde zerreden başka bir şey kalmasa bile onunla size karşı cihat ederdim." Ömer bin Hattab…
"ed-Dayf" olmadan önce o, Muhammed Diyab İbrahim el-Mısrî idi. 1965 yılında Han Yunus Mülteci Kampı'nda doğdu. Ailesi, 1948'de siyonist çeteler tarafından Remle'nin batısındaki Kubeybe köyünden sürülüp atılmış bir mülteci ailesiydi. Çocukluğu, Filistinli mülteci deneyiminin yoğunlaştırılmış bir özeti gibiydi: derin bir yoksulluk, çalışıp didinse de çocuklarını geçindirmeye yetmeyen bir baba… Oyun oynamaları gerekirken çalışmak zorunda kalan çocuklar… Onun çocukluğunda çocukluk yoktu.
Yoksulluk onu erken yaşta çalışmaya itti. Kamptaki binlerce çocuk gibi o da küçük atölyelerde çalıştı, mütevazı bir tavuk çiftliği kurdu, şoförlük yapabilmek için ehliyet aldı; ailesinin ayakta kalmasına katkı sunmaya çalıştı. Yetişme sürecinde, ileride "hayalete" dönüşeceğini haber veren hiçbir işaret yoktu. Allah'ın ona emanet ettiği o sır olmasaydı, mülteci istatistiklerinde sıradan bir sayıdan ibaret kalacaktı.
Dönüm noktası Gazze İslam Üniversitesi oldu. Fen Fakültesi'ne kaydoldu; biyoloji ve kimya okurken, aynı zamanda Müslüman Kardeşlerin fikrini adeta yutarcasına özümsüyordu. "Ebu Halid", İslami Blok saflarında öne çıktı; fakat bir askerî lider olarak değil, davet, tiyatro ve öğrenci faaliyetlerinin adamı olarak.
O dönemi yaşayanların anlattığına göre, sosyal faaliyette adeta bir kıvılcımdı: Çiftçilere yardım için "hasat günü"ne katılır, yardım çalışmalarını organize ederdi. En dikkat çekici yanlarından biri ise sanata olan yatkınlığıydı. Blok içinde "Sanat Komitesi"ni kurdu; hareketin etkinliklerinde sahnelenen tiyatro oyunlarını yazdı ve oynadı. İşgal istihbaratının ileride kâbusu olacak o genç, sahnede seyirciyi eğlendiriyordu. Muhammed el-Mağut'un yazdığı Palyaço adlı oyunda "Ebu Halid" adlı bir karakteri canlandırdı; oyun bitti, kostüm çıktı ama isim üzerinde kaldı.
1987'de, en meşhur silahı "taş" olan Birinci İntifada patlak verdiğinde; üniversite öğrencisiyle amatör sanatçı, yeni doğan HAMAS potasında eridi. Efsane böyle başladı.
Ed-Dayf'ın askerî mücadelesi, işgalcinin direnişi boğmak için devşirdiği ajanlara karşıydı. Zira ajanlar, silahlı direnişi diriltmeye yönelik her girişim için ölümcül bir silahtı. Ebu Halid, askerî çalışmaya girişini anlatırken şöyle der:
"Başlangıçta operasyonlar doğrudan işgal ordusuna yönelik değildi; tugayların ilk faaliyetlerinin çoğu ajanlara karşıydı."
Kassam Tugaylarının askerî başlangıcını ise şöyle tarihler:
"Askerî çalışmanın gerçek çıkışı sayılabilecek bir operasyon vardı; 1 Ocak 1992'de Kfar Darom hahamına yönelikti. Sanırım adı Dranşiştan'dı. Ellerinde tek bir tabanca vardı ve onunla vuruldu."
Eğer 1990'larda Filistinli bir genç olsaydın ve annen seni pazar alışverişi için Yahya Ayyâş ve Muhammed Dayf ile gönderseydi; sen annenin ihtiyaçlarıyla geri dönerdin, Muhammed ve Yahya ise bir askerî operasyon planı ve onun için gerekli ilk malzemelerle… Hatta alışverişi teslim ettikten sonra seni eylemi yapacak fedai olmaya bile ikna edebilirlerdi.
İşgal altındaki Filistin'de insanların iradeleri arasındaki fark buydu: Bir kesim, henüz imkânlar oluşmadan direnişe iman etmişti.
Kassam'ın o dönemini yaşamış tecrübeli bir lider olan Fevvaz bana şöyle anlatır:
"Elimizde silah yoktu."
"Peki neyle direniyordunuz?" diye sordum.
"Tek bir silah, birkaç hücre arasında dolaşır; işgalcilere karşı operasyonlarda kullanılırdı."
İrade, imkânlardan büyüktü.
Ve direniş, iradenin imkânları aşmasıyla başladı ve sürdü.
Yahya Ayyâş, nam-ı diğer "Mühendis", direnişin araçlarındaki büyük açığı kapatmada bir dönüm noktasıydı. Ed-Dayf, en başından itibaren Ayyâş'ın askerî çalışmayı geliştirmedeki önemini fark etti. Batı Şeria'ya geçti, onunla birlikte sığınaklar arasında yaşadı; fedai bombaları ve bombalı araçların yapımını onun elinden öğrendi.
Takibin yoğunlaştığı 1994'te ed-Dayf, Ayyâş'ı gizlice Gazze'ye taşıdı; böylece hem uzmanlığı korudu hem de operasyon alanını genişletti.
Bu iki yol arkadaşı, 1990'larda Kassam Tugaylarının savaş doktrininin ilk çekirdeğini oluşturdu. Ayyâş patlayıcı mühendisliğinde otoriteydi; Dayf ise planlama ve icranın iplerini elinde tutan bir operasyonel lider olarak parladı.
Ayyâş'ın eşi Ümmü'l-Berâ şöyle anlatır:
"Gazze'de bir yılı aşkın süre kuzeyden güneye taşındık. Ebu Halid Dayf daima Yahya'nın yanındaydı. Bu ikisi bir yere yerleşti mi uzun süre kalırlardı; sabırları ve işgal ile yönetimin her yerde peşlerine düşmesine dayanma güçleri vardı. Birlikte plan yapar, işgale verdikleri karşılık daima farklı olurdu."
Bir gün Gazze'de küçük dükkânında mallarını düzenleyen Ebu Ahmed, Ebu Halid, Yahya Ayyâş ve birkaç kişinin nefes nefese içeri girdiğini gördü.
"İşgal bizi kovalıyor, saklanacak bir yere ihtiyacımız var," dedi Ebu Halid.
Ebu Ahmed dükkânı kapattı, eve geçip eşine danıştı; çünkü böyle bir kararın bedeli ağırdı: Hayatını kaybedebilir, evi yıkılabilirdi.
Eşi Ümmü Ahmed o günü şöyle anlatır:
"Ben seninleyim ya Ebu Ahmed… Komşulara 'bunlar kardeşlerim, birkaç günlüğüne geldiler' derim; ya da misafirlerin… Her seferinde bir bahanemiz olur."
Ve grup kurtuldu.
Zamanla çift, çatıda, tavşan ve kuş besledikleri odanın yanına, bir oda ve banyo inşa etmeye karar verdi. Ümmü Ahmed der ki:
"Bu oda, yönetim ve işgalin çift taraflı takibi sırasında Ebu Halid ve arkadaşlarının operasyon karargâhı oldu."
İşte o odada, Ebu Halid kutsal intikamın iplerini örmeye başladı; işgal devletini daha önce hiç sarsılmadığı kadar sarsacak olayın iplerini…
"Keşke bugünün tüm gençleri onun ahlakına sahip olsa" der Ümmü Ahmed ve ekler:
"İşine sadıktı, kalbi temizdi; sahabe çağından bir adam gibiydi. Askerlerine tepeden bakmazdı. Küçüklerle şen şakrak, işte ciddi, sabırlıydı. Yeryüzünde yürüyen bir Kur'an gibiydi; kendi parasından bile olsa kimseyi geri çevirmezdi."
Onunla yıllarca birlikte olan Kassam liderlerinden Yesrî anlatır:
"Geceleri yürür, sonra bisikletlerle hareket ederdik. Ebu Halid eski bir takip mağduruydu; Gazze'yi karış karış bilirdi. Dar sokaklara, kalabalık geçitlere hâkimiyetine hep şaşırırdım."
Genel komutan olduktan sonra bile güvenlik hassasiyeti baskın kaldı. Refakatçilerinden Cabir şöyle der:
"Bazen farklı şapkalar takar, Arap şeyhi gibi giyinirdi; altındaysa pantolon ve gömlek olurdu. Çoğu hareketi geceleri yapardık; güvenli evlerin kapalı garajları olmasına dikkat ederdik ki arabadan inişi fark edilmesin."
Ümmü'l-Berâ, Batı Şeria'ya dönüş imkânsız hâle gelince Gazze'ye taşındı. Dayf'ı ilk gördüğünde, Ayyâş'la birlikte Gazze'nin Tuffah semtindeydi. Sonra Ayyâş'a şöyle dedi:
"Yüzünü iyice ezberledim; şehit olduğunda, yıllarca işgali titreten o kahramanı gözlerimle doyasıya gördüm diyebilmek için."
-Ayyâş gülümsedi:
"Allah bizi birlikte şehadete erdirsin."
Ocak 1996'nın ilk haftasında Ayyâş'ın duası kabul oldu. "İsrailli" ajan Kemal Hammâd, yeğeni Usame üzerinden bomba yüklü bir telefonu Ayyâş'a ulaştırmayı başardı. Altı ay süren denemelerden sonra Ayyâş telefonu kullandı. Gazze semalarında, sesini tanıyıp telefonu patlatmak için bekleyen Apache helikopterleri vardı. İlk denemede imalat hatası nedeniyle patlama olmadı; telefon Tel Aviv'e gönderilip düzeltildi. 5 Ocak'ta geri getirildi. Ayyâş telefonu son kez kullandı ve şehit oldu.
Ümmü'l-Berâ der ki:
"Ayyâş'ın şehadeti, Dayf için en acı olanıydı."
Dayf cenazeye katılmadı; başka bir ağıt yazmak üzere geri çekildi. Ayyâş'ı, "Ayyâş 250" adlı çelikten bir kasideyle andı: 2021'de Kassam'ın, güneyde Negev'den kuzeyde Safed'e kadar tüm Filistin coğrafyasını kapsayan menzile sahip roketine ismini vererek…
İşgalci, direnişi uzun süre kaotik, nihilist hücreler olarak gördü; "ışık arayan ve ateşe düşen güveler" gibi yok olacaklarını sandı. Rehavam Zeevi şöyle demişti:
"Filistinliler bit gibidir; bitleri temizler gibi onlardan kurtulmalıyız."
Dayf, işgalciye yeni bir denklem dayatmanın zamanının geldiğini düşündü: "israilli, artık bir kaosla değil; tırmandırmaya karşılık verebilen bir sistemle karşı karşıya olduğunu bilmeliydi. Esir Hasan Selame bir röportajda şöyle der:
"Amaç, işgal devleti ve güvenlik aygıtları için maliyeti yükseltmekti ki bir daha liderlerimizi hedef almayı düşünmesinler."
Dayf, "israillileri" askerî liderleri hedef almaktan caydıracak intikam planını Selame'ye anlattı. O sırada 26 yaşını bile doldurmamış olan Selame'ye, şahsi olarak borç aldığı 1555 dolar verdi (o günlerde üç memurun maaşına denk) ve izleyeceği planı çizdi; fedai eylemleri için hazırlanan intihar kemerlerini teslim etti.
HAMAS Siyasi Büro üyesi Dr. Ganim anlatır:
"Yaser Arafat, Ebu Halid'i çağırdı; bu ikisinin tek görüşmesiydi. Arafat, 'Karşılık vereceğinizi biliyorum ama kaç eylem planlıyorsunuz?' dedi. Soruları, zırhlı bir banka kasasını açmaya çalışan bir çocuğun çabası gibiydi. Ebu Halid hiçbir bilgi vermedi. Arafat sayıyı sınırlamak isteyince, Ebu Halid şöyle dedi: 'Gençler yola çıktı; bağlantı koptu, plan artık değiştirilemez.'"
Dayf, Selame'nin Kudüs hücresiyle buluşması için uygun bir mekân hazırlamaları üzere bir grup mücahidi gönderdi. Bu hücreyi daha önce Gazze'de bizzat eğitmişti; ardından Kudüs'e dönüp talimatlarını beklemişlerdi. Filistinli tarihçi Bilal Şeleş şöyle der:
"Ebu Halid'in askerî liderlikteki en önemli özelliklerinden biri, eleman devşirme ve 'uyuyan hücreler' kurma yeteneğiydi; zamanı geldiğinde bunları kullanırdı."
Selame, hazırlanan sığınakta (bir bahçede) on gün kaldı; yiyeceği yalnızca ağaçlardan topladığı portakallardı. Ardından Kudüs'e doğru yola çıktı.
Mühendisin intikamı… Kutsal intikam
25 Şubat 1996'da Hasan Selame, Doğu Kudüs'ün Ebu Dis beldesinde, güvenli bir evde Mecdi Ebu Verde ve İbrahim el-Serahne ile bir araya geldi. Yola çıkmadan önce son kez uygulama adımlarını ve intihar kemerlerinin çalışmasını gözden geçirdiler. Ardından Kassam geleneği gereği, fedailerle vedalaşmadan önce hatıra fotoğrafı çektirdiler.
Ebu Verde, gazeteci kılığında Kudüs'ün batısındaki merkezi otobüs terminaline yöneldi. Serahne ise aynı örtüyle Askalan'a doğru yola çıktı.
Yahya Ayyâş'ın şehadetinden elli gün sonra, Ebu Verde Kudüs'ün kalbinde 108 numaralı otobüse bindi. Üzerinde, etkisini artırmak için çivilerle karıştırılmış 13 kilogram patlayıcı vardı; bu patlayıcıları bizzat Ayyâş kendi elleriyle hazırlamıştı. Saat sabah altı buçuktu; otobüs askerler ve yerleşimcilerle doluydu. Mecdi'nin dudakları, etrafını saran İbranice uğultu arasında yabancı kalan Arapça kelimelerle kıpırdadı; ardından, siyonist rejimin Başbakanı Şimon Peres'in konutuna yalnızca üç kilometre mesafedeyken patlatma düğmesine bastı.
İnsanları taşıyan o metal kutu bir anda ateş topuna dönüştü. Kudüs'ün Yafa Caddesi'nde beden parçaları savruldu, bazıları ağaç dallarına takıldı. Yan binanın beşinci katında, penceresinin yanında oturan yaşlı bir kadın olayı izliyordu. Medyaya şöyle dedi:
"Patlamanın sesini duydum, sonra burnum yanmış insan etinin kokusuyla doldu."
Saldırıda 24 kişi öldü; bunların 13'ü askerdi. 50 kişi yaralandı.
Yarım saat geçmeden, Peres ve güvenlik kabinesi yaşanan dehşeti henüz kavrayamamışken, İbrahim el-Serahne Askalan'ın güneyindeki bir kavşakta askerleri bekliyordu. Burası, Ayyâş'ın öldürülmesini yöneten Şabak yetkilisi Avi Dichter'in doğduğu şehirdi. Serahne mümkün olduğunca çok askerin toplanmasını bekledi; ancak bazılarının özel araçlarla geldiğini görünce "hasadın" azalmasından endişe etti. Dudaklarından birkaç kelime döküldü, ceketinin cebine uzandı ve patlama yankılandı.
Kardeşini almaya gelen bir yerleşimci şöyle anlatıyordu:
"Bir kadın askerin bedeni arabamla çarpıştı; başının başka bir yöne savrulduğunu gördüm."
Saldırıda iki asker öldü, 28 kişi yaralandı.
Hasan Selame, Dayf'ın caydırıcılık ve karşılıklı korku dengesi için kurduğu planı şöyle açıklıyordu:
"İstersek tüm operasyonları tek bir günde yapabilirdik; ama onları taksite bağlamayı tercih ettik."
Peres adeta çılgına döndü. Ayyâş'ı öldürme kararını aldığı ana lanet etti; öfkesinin bir kısmını da Yaser Arafat'a yöneltti. Olaydan bir ay önce, 24 Ocak'ta Peres Gazze'de Arafat'la buluşmuş, onu Dayf'ı tutuklamaya ikna etmeye çalışmıştı. Peres o görüşmeyi şöyle hatırlıyordu:
"Birlikte oturduk, onun elinden yemek yedim, egzamalı elinden, bu cesaret ister. Ona topraklarındaki HAMAS liderleri hakkında kesin bilgiler sundum. Doğru olduklarını biliyordu ama yüzü bile kızarmadan bana yalan söyledi."
Sonra emretti:
"Dayf'i derhal tutuklayın!"
Arafat, şaşkınlıkla gözlerini açtı ve Arapça sordu:
"Dayf kim?"
Peres, "Oysa hafızası olağanüstüydü; tüm isimleri, doğum günlerini ve tarihî olayları hatırlardı" diyerek, Dayf'ı tanımıyormuş gibi yapmasını not ediyordu.
Kassam Tugayları, mühendislerine sadakatlerini göstermek için "Yahya Ayyâş Hücreleri" imzasıyla bir bildiri yayımladı:
"Bu operasyon askerî ve istihbari bir başarıdır; Mühendisin öldürülmesine bir cevaptır ve Ayyâş'ı hedef alma kararını verenlere yönelik bir darbedir."
O sırada Ebu Halid Gazze'de, en sevdiği yemeklerden biri olan bamya yedikten sonra ellerini yıkıyordu. Yirmi yıl boyunca onunla birlikte çalışmış olan Celal'in anlattığına göre Dayf, ikinci parmağını kıvırdı ve şöyle dedi:
"Bu ikincisi!"
3 Mart 1996'da Ebu Halid Gazze'de üçüncü parmağını da kıvırdı. Batı Şeria'da ise Raid Şuğnubi, Hasan Selame'ye sarılıyordu. Selame onu Kudüs'ün merkezindeki otobüs terminaline götürmüş, vedalaşmadan önce kendisine "Dayf'ın emanetini" teslim etmişti. Ayrılmadan önce Raid, Ebu'l-Abd lakaplı Selame'nin elini sıktı ve gerçek adını bilmek istedi. Dayf'tan öğrendiği sıkı güvenlik disiplinine rağmen Hasan gülümsedi ve şöyle dedi:
"Yahya Ayyâş'a bizden selam söyle, Resulullah'a da selamımızı ilet."
Terminalin yanındaki trafik ışığı yeşile döndüğünde ve Selame'nin arabası uzaklaştığında Raid, bineceği otobüse geçti; ama o otobüs varacağı yere ulaşamayacaktı. Selame anlatıyor:
"Meydan okuma ve zorlamayı artırmak için üçüncü eylemin de ilk saldırının yapıldığı 18 numaralı hatta olmasına karar verdik."
Otobüs tıklım tıklım doluyken yerleşimciler ve askerler bir tekbir sesi duydu; ardından korkunç bir patlama geldi. Otobüs, elli metre çapında bir alana savruldu. Saldırıda 19 "israilli" öldü; bunların üçü askerdi, 10 kişi yaralandı.
Dayf'ın mesajı siyonist rejimin askerî kurumuna açıkça ulaşmıştı: Kassam liderlerinden birini hedef almanın bedeli ağırdı. Ayyâş'ın ortadan kaldırılması, onun üretim bilgisini yok etmemişti. Dayf, üç operasyonuyla bu bilginin "sürdürülebilir" olduğunu ilan etmişti. Ayyâş'ın ateşli imzası, şehadetinden sonra bile işgalin derinliklerine ulaşmaya devam ediyordu.
Şabak'ın övündüğü istihbarat yeteneklerinin karşısında, engelleyemedikleri sızmalar vardı. O yıl yayımlanan gizli bir istihbarat raporu, operasyonların engellenememesini "Dayf'ın hücre ağı hakkında zayıf istihbarata" bağladı. Dönemin Tel Aviv Belediye Başkanı Roni Milo ise şöyle dedi:
"Tel Aviv bir cephe hattına dönüştü."
Ayyâş'ı hedef alma kararını alan siyasi iradenin bedeli ağır oldu. Saldırılardan sonra, Maariv gazetesinin anketine göre yerleşimcilerin yüzde 71'i kişisel güvenliğini "son derece düşük" olarak tanımlıyordu. İşgal toplumu kalıcı bir tehdit vehmine kapıldı.
"Yer daraldı; öyle ki kaçan, başka bir şey görse onu insan sanır oldu."
"İsrail" CBS Merkezi, saldırıları takip eden aylarda bomba ihbarlarının yüzde 430 arttığını belgeledi. Ulaştırma Bakanlığı'nın araştırmasına göre, işgal altındaki topraklarda düzenli olarak otobüse binenlerin yüzde 50'den fazlası bu alışkanlığı terk etti.
Dayf, siyonist rejimin nükleer projesinin mimarı Şimon Peres'i erken emekliliğe zorladı ve siyasi kariyerini sona erdirdi. Peres şöyle itiraf ediyordu:
"Terör beni mahvetti, beni bitirdi ve iktidardan uzaklaştırdı."
Saldırılardan önce Peres, anketlerde rakibi Binyamin Netanyahu'nun yirmi puan önündeydi. Operasyonlardan sonra Netanyahu farkı büyük ölçüde kapattı ve 29 Mayıs'ta oyların yalnızca yüzde 1 fazlasıyla seçimi kazandı.
Yola çıkan durmaz
"O, yola çıktı mı bir daha durmazdı."
4 Mart 1996'da Tel Aviv'in merkezindeki Dizengoff Alışveriş Merkezi'nde İslami Cihat mensubu Râmiz Ubeyd'in gerçekleştirdiği ve 13 kişinin ölümüyle, 120 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan dördüncü saldırının ardından Filistin Yönetimi; siyonist rejim ve ABD ile doğrudan koordinasyon içinde, direnişle kesin hesaplaşmaya karar verdi.
ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Başkan Yardımcısı John Tenet, "terör" suçlamasıyla aranan isimlerin yer aldığı bir liste sundu; listenin başında Muhammed ed-Dayf vardı. Amerikalılar ve "israilliler", Arafat'ı, işgalin kendisine devrettiği bölgelerde otorite kurup kuramayacağı konusunda bir sınavdan geçiriyordu. Devlet vaadi ile direniş arasında, Arafat devlet vaadini seçti.
Batı Şeria'da Cibril Recep, Gazze'de ise Muhammed Dahlan liderliğindeki önleyici güvenlik güçleri, direnişle bağlantısı olan herkesi kapsayan geniş çaplı tutuklama operasyonları başlattı. Gözaltına alınanlar en sert işkence yöntemleriyle sorgulandı. Human Rights Watch, yüzlerce kişinin toplu operasyonlarla tutuklandığını; bu süreçte ağır ihlallerin ve olağanüstü yargılamaların yaşandığını belgeledi. Takibat yalnızca askerî faaliyette bulunanlarla sınırlı kalmadı; üniversite öğrencileri, İslami grupların destekçileri ve bu yapılarla bağlantılı sosyal kurumlar da hedef alındı.
Filistin Yönetimi, örgütün toplumsal dayanaklarını büyük ölçüde dağıttı; barınma noktaları ve silah depoları ortaya çıkarıldı.
HAMAS'ın askerî kanadında eski bir lider olan Ebu İmran, gülümseyerek bana şunları anlattı:
"O aşamada HAMAS'ın ve direnişin sonuna geldiğimizi düşündük."
Tüm lider kadro tutuklanmıştı. Sert dalgadan kurtulan az sayıdaki kadro ise uzaktan izlemekle yetiniyordu. Hatta Kassam'da askerî faaliyette bulunmuş bazı isimler, geçimlerini sağlayabilmek için Filistin Yönetimi bünyesinde işlere girdi.
Kassam'ın askerî üretim biriminde eski bir üye olan Şerif şöyle diyor:
"Bizi yönetimin güvenlik aygıtları paylaştı. Kimimiz Emin el-Hindi'nin genel istihbaratında, kimimiz ulusal güvenlik güçlerinde çalıştı. Ben Musa Arafat'la askerî istihbarata girdim. Birimler, askerî üretim tecrübemizden faydalanmak için adeta yarışıyordu. Dayf ise bu yolu reddeden nadir kişilerden biri olarak kaldı."
Her güvenlik aygıtı direnişe aynı mesafede değildi; ancak Muhammed Dahlan yönetimindeki önleyici güvenlik birimi, en sert, en tehlikeli ve Dayf'a ulaşma konusunda en ısrarcı olanıydı.
Gazze'de, Ömer Muhtar Caddesi'ne bakan evinin önünde, özel güvenlik subayı Yarbay Abdülmünim Ebu Serdâne'nin arabası durduruldu. Üç silahlı kişi onu kaçırmaya çalıştı; şoförünün silahla karşılık vermesi üzerine başarılı olamadılar, ateş açıp kaçtılar. Ebu Serdâne ağır yaralı hâlde Şifa Hastanesine kaldırıldı.
Yaser Arafat onu ziyaret ettiğinde, Ebu Serdâne yemin ederek bu girişimin arkasında Dahlan'ın olduğunu söyledi. Arafat, "Dahlan seni neden hedef alsın?" diye sordu.
Ebu Serdâne, "Bunu yalnızken söyleyebilirim" dedi.
Arafat korumalarını dışarı çıkardı. Kapı kapandığında, yatağında yatan yaralı Arafat'a fısıldadı:
"Dahlan defalarca benden Muhammed Dayf'ın saklandığı yeri göstermemi istedi. Reddettim. Dedim ki: Bu bilgiyi yalnızca Arafat'a ya da onun imzalı emriyle veririm; çünkü aksi hâlde haberin israillilere ulaşacağını biliyorum. Sonra Dahlan'ın özel bir elçisi geldi, bilgi karşılığında yarım milyon dolar teklif etti. Reddedince öfkeyle çıktı ve 'Yarın görürsün!' dedi. İki gün sonra bu saldırı oldu."
Bu olayı Ürdün gazetesi el-Mecd böyle aktardı. Arafat öfkeyle köpürdü, tehditler savurdu… ama sonunda hiçbir şey yapmadı. Direnişle işgalin vaatleri arasında gerilmiş bir ip üzerinde devlet kurmaya çalışıyordu; ikinci vaadin, birincisini sopayla koparabileceğini sanmıştı. İp koptuğunda ise kuşatılmış hâlde düştü.
Yaklaşık bir yıl boyunca fedai operasyonları durdu. Güvenlik iş birliğinin fırtınası içinde direnişin askerî ateşi sönmek üzereydi. Eğer Ebu Halid ve hâlâ kaçak olan küçük bir çekirdek olmasaydı, belki de tamamen sönecekti. Ebu Halid, 1990'ların başından beri edindiği gizlenme tecrübesiyle hayatta kalan kadroyu yeniden toparlamaya başladı. Eski üyelere tek tek gitti ve şunu söyledi:
"Yeniden çalışmaya başlamalıyız."
Birçok kapı yüzüne kapandı. Ona "deli" diyenler oldu. Şerif anlatıyor:
"O günlerde Ebu Halid kapımı çaldı ve 'Askerî üretimi yeniden başlatmak istiyorum,' dedi."
Silah, liderin gözünde her zaman birinci öncelikti.
Bu sırada Netanyahu, Oslo sürecini dondurdu ve Filistin Yönetimi'nin direnişi bastırmadaki performansını izlemekle yetindi.
Batı Şeria'da ise Kassam hücreleri daha elverişli bir ortamda faaliyet gösteriyordu. Surif Hücresi, Tel Aviv'in kalbinde yeni bir saldırı düzenledi: Bir fedai, David Ben-Gurion'un evine çok da uzak olmayan bir kaldırım kafesinde kendini patlattı. Çantanın uzaktan patlatılması planlanmıştı; ancak teknolojinin yeniliği ve yetersiz eğitim nedeniyle erken infilak etti. Eylemci şehit oldu; üç kişi öldü, kırk sekiz kişi yaralandı.
Bu saldırının ardından siyonist rejimin güvenlik birimleri, eylemcinin kimliğinden elde ettikleri yoğun bilgiler sayesinde hücreye ulaştı. Netanyahu, yardımcılarının askerî karşılık önerilerine rağmen tırmandırma yoluna gitmedi; Filistin bölgelerinde güç kullanımına dair emir vermekten kaçındı. Ona göre bu saldırı, can çekişmeye başlayan direniş bedeninin son bir tekmesiydi; özellikle de hücre üyelerine ve ailelerine ulaşılmışken.
Şeyh Yasin'i özgürlüğüne kavuşturan askerî baskı
30 Temmuz 1997'de Dayf, güvenlik ve askerî düşüncesindeki gelişimi ortaya koyan nitelikli bir operasyon planladı. O gün öğle saatlerinde, siyah şık takım elbiseler, beyaz gömlekler ve kravatlar giyen iki adam, Kudüs'teki kalabalık Mahane Yehuda pazarına girdi. Yanlarında ağır çantalar vardı; her biri 15 kilo patlayıcıyla, çivi ve vidalarla doldurulmuştu.
Her biri, Dayf'ın kendilerini eğittiği şekilde, diğerinden yaklaşık 150 metre mesafede durdu. Ardından kalabalığın ortasında kendilerini patlattılar; 16 kişi öldü, 178 kişi yaralandı.
Bu kez Dayf'ın imzası yalnızca bombada değil, Şin Bet'e dayattığı "bilgi yoksunluğu" katmanlarındaydı. Surif hücresinin çökmesine yol açan önceki operasyonun açıklarını inceledikten sonra Dayf, eylemcilerin üzerlerindeki tüm etiketleri kesmelerini emretti; böylece belirli bir mağazaya kadar izlenemeyeceklerdi. Bombaları vücutlarına olabildiğince sıkı tutmalarını istedi; amaç, yüz ve bedenlerinin mümkün olan en büyük kısmını tahrip etmekti. Ayrıca ailelerinden, alışıldığı üzere taziye çadırları kurmamalarını talep etti. Tüm bunlar, Şin Bet'in kimlikleri ve iletişim ağlarını ortaya çıkarmasını engellemek içindi.
"Kaptan Güvenlik" olarak anılan Netanyahu, kendini gerçek bir çıkmazın içinde buldu. Denklemi anlayamamıştı; direnişi bir tepki olarak görmüş, onu bastırmanın en iyi yolunun suikastlarla kışkırtmadan boğmak olduğunu sanmıştı.
Yeni başbakan, güvenlik vaatleriyle iktidara gelmişti; şimdi ise Dayf'ın darbeleri karşısında acizdi. Toplumsal ve siyasi baskı büyüktü; Peres'ten farklı olduğunu kanıtlaması gerekiyordu.
Pazar saldırısından on gün sonra Netanyahu, güvenlik birimlerini acil toplantıya çağırdı ve açıkça şunu ilan etti: "HAMAS'la ilişki biçimimizi değiştireceğiz, artık itidal dönemi bitti." MOSSAD'dan suikast hedefleri listesi istedi. Ertesi gün MOSSAD Başkanı Dani Yatom, özel suikast birimi "Kaysariyenin" başı Moşe Ben-David ile birlikte, Körfez, Ürdün ve Avrupa'daki HAMAS hedeflerini içeren bir listeyle geldi. Listede, işgal devleti tarafından Birinci İntifada sırasında iki askeri kaçırıp öldürmekle suçlanan Kassam komutanlarından Mahmud el-Mabhuh da vardı. Netanyahu, MOSSAD'ın önerisini reddetti:
"Bana büyük balıkları getirin. İş adamlarını değil, liderleri istiyorum. Onları Ürdün'de istiyorum!"
Bu talep MOSSAD için ciddi bir sorun oluşturdu. HAMAS'ın siyasi büro üyeleri Ürdün'deydi ve siyonist rejim, bu ülkeyle üç yıl önce bir barış anlaşması imzalamıştı. Kral Hüseyin'in böyle bir izni verip vermeyeceği belirsizdi. Seçeneğin zorlukları kendisine anlatıldığında Netanyahu, "Ürdün'ün hissetmeyeceği sessiz bir operasyon olsun" dedi.
MOSSAD, Ürdün'de yaşayan dört HAMAS liderinin adını sundu. Netanyahu sevindi. İlki Musa Ebu Merzuk'tu; Amerikan belgeleri taşıdığı için elendi. Ardından yardımcısı Halid Meşal, HAMAS sözcüsü Muhammed Nazzal ve son olarak İbrahim Gûşe geldi.
Netanyahu, büyük bir heyecanla MOSSAD direktörüne Meşal'in öldürülmesi talimatını verdi. Yatom, bir kez daha Avrupa'daki HAMAS mensuplarına yönelmeyi önerdi; ancak sonuç alamadı.
Dayf'ın operasyonuyla oluşturduğu baskı, Netanyahu'yu sonuçlarını düşünmeden alınmış bir karara sürüklemişti.
25 Eylül 1997'de Mossad ajanları, Halid Meşal'e özel bir zehirle suikast girişiminde bulundu. Plan şuydu: İki profesyonel ajan Meşal'e yaklaşacak, biri sallanmış bir Coca-Cola kutusu açarak dikkatini dağıtacak, diğeri zehri kulağına püskürtecekti. Fikir zekice görünüyordu; ancak feci biçimde başarısız oldu. Meşal'in koruması, yabancıların yaklaşmasından şüphelenip onu uyardı; hedefin fark etmemesi üzerine kurulu plan böylece çöktü.
Meşal'in ikinci koruması Muhammed Ebu Seyf (Afganistan'daki mücahit kamplarından geçmiş, dövüş sanatlarında ustalaşmıştı), iki MOSSAD üyesiyle yüz yüze geldi. Onlarla boğuştu; ajanlar kaçıp arabalarına bindi. Ebu Seyf araç plakasını eline yazdı. "israilli" sürücü bunu fark edince, Amman trafiğinde sıkıştıklarında arabayı terk etmeye karar verdiler.
İndikleri anda, inatçı Ebu Seyf'in hâlâ peşlerinde olduğunu gördüler. Yeniden çatışma yaşandı; iki ajan güçlerini birleştirip onu yere yatırdı. Halk etraflarını sardı ve polis tarafından yakalandılar. Bu arada altı MOSSAD ajanı da başarısızlığın ardından "İsrail" Büyükelçiliği'ne sığındı.
Netanyahu, MOSSAD Başkanı Dani Yatom'a derhal Amman'a gitmesini ve Kral Hüseyin'i bilgilendirmesini emretti. Ajanların serbest bırakılmasını sağlamak için "gereken her şey" yapılmalıydı. Netanyahu, Yatom'a "Gerekirse Meşal'in hayatını kurtarın" dedi.
Yatom, öfkeyle dolu Kral'la görüştü. "israilli" gazeteci Ronen Bergman'a anlattığına göre, görüşmede Ürdün İstihbarat Başkanı Semih el-Batıhî onu azarladı: "Bunu neden yaptınız? Operasyonu birlikte planlayabilirdik."
Ülkesinin egemenliğinin ihlal edildiğini düşünen Kral Hüseyin, ajanların serbest bırakılması için ağır şartlar koydu: Önce Meşal'in hayatı kurtarılacak, ardından büyükelçiliğe sığınan ekibin serbest bırakılması için ağır bir bedel ödenecekti.
Muhammed Dayf'ın uyguladığı baskı sonuç vermişti. Yaptığı operasyonlar Netanyahu'yu yalnızca karşılık vermeye değil, onu diplomatik bir tuzağa düşüren düşüncesiz bir karşılığa zorlamıştı. Netanyahu kendini iki seçenek arasında buldu: Ajanlarını esarette bırakmak ki bu "İsrail" doktrininde kabul edilemezdi ya da ağır bir bedel ödemek.
Netanyahu, MOSSAD'ın kıdemli subayı ve Ürdün-"İsrail" anlaşmasının mimarı Efraim Halevi'yi gönderdi. Kral'la görüştükten sonra Halevi, Netanyahu ve Yatom'a şunu söyledi: Altı ajanın serbest bırakılması için, Kral'ın kararını kamuoyu önünde savunabilmesini sağlayacak "gerçek bir fidye" gerekiyordu. Önerisi şuydu: Müebbet hapis cezası alan HAMAS'ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin serbest bırakılacaktı. Halevi'nin ifadesiyle bu öneri, "Netanyahu'nun güvenlik kabinesinin en alt kademesine kadar topyekûn bir muhalefetle" karşılandı. "israilliler", Şeyh Yasin'in serbest bırakılması için tasarlanmış pek çok saldırının acısını çekmişti; şimdi Kral Hüseyin'in talebine mi boyun eğeceklerdi?
Netanyahu güvenlik ekibiyle istişare etti; hepsi reddi savundu. HAMAS dosyasından sorumlu danışmanı Miha Kobi şöyle dedi: "Hüseyin'in tehditlerine kulak asma… Hapiste çürümeyi hak eden Yasin'i serbest bırakırsan Gazze'ye döner ve HAMAS'ı şimdiye dek bildiğimizden daha kötü biçimde yeniden inşa eder."
Sonunda anlaşma imzalandı: Şeyh Yasin ve çok sayıda esir serbest bırakıldı; karşılığında MOSSAD ajanlarının "israile" dönmesine izin verildi.
Netanyahu HAMAS'ı zayıflatmak istemişti; fakat Dayf'ın oluşturduğu baskı ortamı nedeniyle aldığı karar, kurucusunu ve ruhani liderini özgür bıraktı. Şeyh Yasin, HAMAS'a destek toplamak için çıktığı turda şöyle dedi: "israille büyük bir hesaplaşma yaklaşıyor."
Dayf, askerî eylemi siyasi baskı aracına dönüştürebilen; düşmanın düşüncesiz tepkilerini stratejik kazanımlara çevirebilen, eşine az rastlanır bir lider olduğunu kanıtladı.
Şeyh'in özgürlüğünün Dayf açısından askerî bir meyvesi de vardı: Kuşatma altındaki bir halkın yüreğine fedakârlık tohumlarını ekebilecek tek kişi oydu. Toplumun bir kesimi mücadelenin artık faydasız olduğuna karar vermişti; maddi sebeplerin neredeyse yok olduğu bir ortamda cihadın anlamına inanan insan kaynağını çıkarabilecek olan yalnızca Şeyh'ti. Dersleri ve hutbeleriyle göğe uzanan gayb iplerini bükerdi; inanan eller o ipleri tutar, salladıklarında asker olurlardı. Silahlı mücadelenin kökleşmiş kadroları da onları hazırlar, donatırdı.
Dinî saik, Dayf'ın askerî doktrininde temel bir dayanak oluşturuyordu. Kassam Tugaylarında üst düzey bir sorumlu olan Ali Ebu'l-Hasan şöyle anlatır: "Bize ve çocuklarına sürekli vasiyeti, Kur'an'ı ezberlemek ve onunla amel etmekti. Kassam'daki 'Seferberlik ve Rehberlik Dairesi'ni desteklerdi; bu birim mücahitlerin iman seviyesini yükseltirdi. Ödüllerini ve teşviklerini bizzat himaye ederdi. Namaz vakitleri onun için kırmızı çizgiydi. Kur'an'la günlük virdini aksatmazdı. Gözünden yaralandıktan sonra Kur'an'ı daha çok radyodan dinler oldu; müzik dinlemezdi."
Ebu Hatim, Şeyh Yasin'in serbest bırakılmasının ardından dinî uyanışın askerî karşılığa dönüşmesini şöyle anlatır: "Cihadın bereketiyle ve şehitlerin kanıyla İslami uyanış arttı, insanlar Rablerine yöneldi. Allah'ın lütfuyla özellikle genç kuşaktan camiler doldu… Hatta bir istişhadînin vasiyetini ve sloganını dinlediğinde, onun HAMAS'tan mı, Fetih'ten mi ya da başka bir gruptan mı olduğunu ayırt etmek zorlaştı. Şehadet gençlerin hayali hâline geldi; istişhadîleri beklemeye ikna etmekte zorlanır olduk."
Dayf mütevazı, derin bir dindardı. "Kur'an her hâlinde dilindeydi; onu sık sık şu ayeti tekrar ederken duydum: 'Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, işte o kurtuluşa ermiştir.'"
Şeyh Yasin'in dönüşünden üç yıl sonra, "İsrail" Başbakanı Ariel Şaron'un Mescid-i Aksa'yı ziyaretiyle fitili ateşlenen büyük intifada başladı.
Sabırlı adam
"Ömer b. Hattab halife olduğunda, Ebu Ubeyd el-Sekafî'yi Irak'a gönderdi… Onunla birlikte Selît b. Amr el-Ensârî'yi de yolladı ve ona şöyle dedi: 'Sende acelecilik olmasaydı seni görevlendirirdim; fakat savaş, ancak fırsatı bilen ve elini tutmasını da bilen sabırlı adama yaraşır.'" (Belâzurî, Fütûhu'l-Büldân)
İkinci İntifada sırasında, istişhadî eylemler "İsrail" hükümetinin düşünme yetisini felce uğrattı. Bunun üzerine, Filistin kanıyla dolu bir bataklıkta "caydırıcılık" kavramını parlatmanın yollarını aramaya koyuldular. Şaron kabinesini topladı ve onlara şöyle dedi: "Arapçada 'öldürülenler' kelimesinin ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Ben ölüler istiyorum!" Savunma Bakanı Şaul Mofaz ise çıkıp şunu söyledi: "Her gün on Filistinli ölü istiyorum!"
Bu atmosferde, Birinci İntifada'nın ve ardından gelen ağır takipler ile tutuklamaların yakıp kavurduğu bir kesim, yaşananları geçici bir ayaklanma olarak gördü. Onlara göre Arafat bu dalgayı "israilliler" karşısında müzakere konumunu güçlendirmek için kullanacaktı; bu sürece dâhil olmak ise Oslo trajedisinin tekrarından başka bir şey değildi: Direniş kanın bedelini öder, kazancın hasadını ise yönetim tek başına toplardı.
Oysa henüz kısa süre önce, mücadele seçeneğini savunarak cezaevi kapısını kendisine açtırmayı başaran ve yönetimin hapishanelerinden çıkıp Kassam saflarında komutanlığa yükselen Dayf, Arafat'ın intifadadan sağlayabileceği olası kazanımların direnişin bu fırsatın sunduğu büyük stratejik çıkarları kaçırmasına yol açmaması gerektiğini düşünüyordu. İntifada onun gözünde kaotik bir ortam değil; sürdürülebilir bir projeyi olgunlaştırmak için eşsiz bir fırsattı. Sabırla seçeneklerini inceledi, silahlı çalışmayı esnek bir yapı hâline getirdi; gruplarından birinin kaybıyla sarsılmayan bir örgütlenme kurdu ve protestoların doğurduğu kaosu genişleme ve deneme alanı olarak değerlendirdi.
Takip altında olan Dayf, bilgiyi esas olarak radyodan alıyordu. "Her sabah saat yedide "İsrail" radyosunun Arapça haber bültenini mutlaka dinlerdi."
Dayf, düşmanını mümkün olan her yolla tanımak istiyordu. Hesabında savaşı tek bir öldürücü darbeyle bitirmek yoktu. Stratejisi, işgalin bedelini ağırlaştırmak ve özgürlüğe giden yolda aşamalı zaferler kaydetmekti. Güç dengesindeki devasa ayrımın farkındaydı ve mücadelenin ancak uzun soluklu bir yıpratma, maliyeti yükseltme ve sürekli gelişimle kazanılabileceği kanaati onda yerleşmişti.
Şaron hükümeti çatışmayı "istişhadî tehdidi etkisizleştirme" olarak görürken, Dayf onu hile ve sabırla yönetilen uzun süreli bir savaşa dönüştürüyordu. Gösterileri planlı operasyonlara çevirdi; keskin nişancı ve bomba timlerini yeniden devreye soktu. Adnan el-Gul ve Nidal Ferhat'la birlikte "Kassam" füzelerini üreten askerî imalatın geliştirilmesini bizzat denetledi. Nitelikli karşılık doktrinini kurdu: Bir liderin her suikastına, "israilin" derinliklerinde yankı uyandıran bir operasyonla cevap verilecekti.
Şaron sık sık "Netzarim, Tel Aviv'dir" diye tekrar ederdi. Ebu Halid'in iç sesi ise şuydu: "Göreceğiz!"
Şaron, Gazze'de Dayf ve adamlarını kuşattığını sandığı sırada, Ebu Halid işgal altındaki toprakların derinliklerine yerleştirdiği uyuyan hücreleri harekete geçiriyordu. Bunlardan sonuncusu, Mart 2000'de Yeşil Hat içinde nitelikli eylemler gerçekleştirmeye hazırlanırken beş mensubunun şehit düştüğü Tayyibe hücresinin açığa çıkması oldu.
İlk girişim
Bir muhbir, her ay kendisine birkaç dolar veren irtibat görevlisine "Dayf ile el-Gul şu anda el-Bureyc Mahallesi'nde bir toplantı yapıyor" diye bildirdi. Şabak subayı duyduklarına inanamadı: Askerî üretimin öncüsü, Kassam Tugaylarının stratejik aklı Adnan el-Gul ile Muhammed Dayf aynı yerdeydi. İki isim, İntifada'nın yükselişini nitelikli bir askerî faaliyete dönüştüren imalathaneleri bizzat denetliyordu.
Muhbirin verdiği sinyali izleyen iki Apache helikopteri havalandı; muhbir, iki komutanı taşıyan aracın özelliklerini de aktarmıştı. Yıllar süren takibin pişirdiği bu iki adam, araçlarının izlendiğini sezdiler. Kör bir noktada durmaya karar verdiler. Orada Adnan'ın oğlu Bilal el-Gul onlara katıldı; Bilal'in aracına geçtiler ve işaretli araç Bilal'e kaldı.
Bilal, babasını ve komutanını kurtarmak için hayatını ortaya koymaktan tereddüt etmedi; izlenen aracın direksiyonuna geçti. Yanıltmayı derinleştirmek için bir kardeş daha araca bindi; sahadaki istihbarat yolcu sayısındaki değişimi fark etmesin diye.
Apache'ler yaklaştı; ilki ilk füzeyi ateşledi ve füze yakına düştü. Bilal araçtan indi, birkaç yüz metre ötede bulunan ikinci araçtaki babası ve komutanına işaret ederek derhâl ayrılmalarını, binaların arasına karışmalarını söyledi. Uyarı için el sallıyor, zıplıyordu. Bu sırada ikinci helikopter diğer araca yöneldi. Dayf ile el-Gul araçtan çıktı ve koşarak uzaklaştı; hemen ardından araçlarına çarpan füzenin patlama dalgası onları savurdu. Araç onlara yalnızca beş metre mesafedeydi.
El-Gul, üzerindeki tozu silkelerken babalık duygusuyla geriye baktı: Oğlunu taşıyan araç alevden bir kütleye dönüşmüş, ikinci bir füze Bilal'in siluetini silip süpürmüştü.
İki komutan, helikopterin otomatik makineli tüfeklerinin menziline girmişti. O an manzarayı gören siviller, direnişin liderliğinin hedef alındığını anladı. İnsanî içgüdünün, kaçıp kurtulma dürtüsünün aksine, insanlar tehlikenin merkezine doğru koştular; hayatta kalanları örttüler, havadan görüşü perdelediler. Dayf'ın siluetini seçtiklerinde, "ayın etrafındaki yıldızlar gibi ya da sancağın etrafındaki askerler gibi" efendilerinin etrafında kenetlendiler. Helikopterler eli boş çekildi.
Askerî imalat konseyinde görev yapan ve Dayf'la yakından çalışan mühendis Faysal Ebu Sariye anlatıyor: "Ebu Halid, 2002'nin sonlarında Askerî İmalat Konseyi'ni kurmaya girişti; ilk günden itibaren onu pratik ve teorik uzmanlıklarla beslemeye büyük özen gösterdi."
İkinci İntifada'nın devrimci coşkusu, Ebu Halid'i stratejik bakıştan ve sürdürülebilirlik tedbirlerinden alıkoymadı. Aynı kaynak şöyle devam ediyor: "Konseyi altı daireye ayırdı: Roketler Dairesi, Zırh Dairesi, Bomba/El Yapımı Patlayıcılar Dairesi, Geliştirme Dairesi, Üretim Dairesi ve Mühendislik Dairesi." Başkomutan yardımcısı Salah Şehhade'nin yanında görevliyken Dayf, yalnızca üretimi yönetmekle kalmadı; bilim eğitimi ve Yahya Ayyâş, Sa'd el-Arabîd, Adnan el-Gul gibi teknik tecrübeye sahip aranan isimlerle kurduğu yakınlığın kazandırdığı birikimle bizzat çalıştı.
Mühendis Ebu Sariye tanıklığını sürdürüyor: "Ebu Halid patlayıcı imalatında son derece sezgindi. Bir seher vakti (gündüzleri hareket etmezdi) onu bir atölyeye götürdüm. 2003'te şehit düşecek Yusuf Ebu Heyn'le birlikte bazı patlayıcıları geliştirmeye koyuldular. Akşam namazından sonra döndüğümde, bıraktığımda esmer olan Ebu Halid'i, kullandıkları gazların etkisiyle yüzü yeşile dönmüş hâlde yanımda buldum."
Gazların ve kimyasalların "boyadığı" bu adam, on yıl içinde üretimi; hazır parçaları birleştirmekten bütüncül üretim hatları kurmaya taşıdı. Kalıp tasarımından preslere ve montaja; parça, fünye, dişli, küçük elektronik ve mekanik bileşenlerin üretimine; bunların bomba, düzenek, fırlatıcı ve roketlere dönüşmesine kadar uzanan entegre bir saha sistemi kurdu.
İş tutkusunun başka her şeyi gölgede bıraktığını anlatıyorlar. Eski bir Kassam yöneticisi Yesrî şöyle diyor: "Bir keresinde aile ziyareti yapmayı teklif ettim; kabul etti. Oturur oturmaz işi konuşmaya başladı. 'Bu dinlenme zamanı' deyince, 'Bizim bütün hayatımız cihat cihat; hadi bakalım, ne yaptığını göster' dedi." Yüksek lisansını tebrik etmeye geldiği gün bile sözü hemen işe getirmişti. "2007'den önce iki-üç gün atölyede kalır, yer içer, uyurduk; aletlerin arasında."
İşgal ordusunun "Tufan" sırasında ele geçirdiği cihazlardan yayımladığı ve Dayf'ı arazi gezisinde çay içerken, elinde bir tomar dolar tutarken gösteren fotoğrafa dair eski bir Kassam üyesi olan Üsame şunları anlatıyor: "O geziyi iyi hatırlıyorum. Han Yunus'ta askerî imalat ekibiyle birlikte -Muhammed Sinvar ve Rafi' Selame gibi misafirlerin de katıldığı- bir kır gezisiydi. Sözde gezmeye çıkacaktık; ama Ebu Halid için 'gezi' diye bir şey yoktur. Buluşmayı iş toplantısına çevirdi; herkesin son durumunu sordu. Sonunda cebinden dolarları çıkardı, bölümlerin ihtiyaçlarını sordu ve dağıttı. O sırada bir kardeş kamerayı alıp gülerek 'Hadi, anı olsun; size para verirken çekelim!' dedi."
Geliştirme bölümünden sorumlu Gâlib ekliyor: "İmalatı bizzat yönetirdi; en ince ayrıntıya kadar girer, 'şu vida, şu yay' diye sorardı. Atölyelere iner, 'Niye böyle yaptınız? Neden şöyle değil?' diye sorgulardı." Elektronik alanında mekanik ve patlayıcılar kadar uzman olmamasına rağmen, "dikkatle dinler, söylenenleri kavrar, sonra sorunlara çözüm önerileri sunardı."
Zamanla Dayf, teknik deneyimi teorik bilgiyle birleştirmeye yöneldi. Dışarıdan bilim insanları ve mühendisler kazandırdı: Daha sonra Kassam'ın "siber silah" birimini kuracak olan mühendis Cum'a el-Tahla; ABD'de eğitim görmüş, NASA'da çalışmış Dr. Cemal el-Zübde… Bu teorik birikim, roket imalatında sıçramalar doğurdu.
Askerî imalattan sorumlu Nâil tanışmalarını şöyle anlatıyor: "Ebu Halid ile merhum Dr. Cemal el-Zübde 2004'te evimde buluştu; atölyedeydik. Doktor, ellerimi öpmekte ısrar etti. Utandım. 'Senin yaşındayken ben gezme ve sinemayla meşguldüm; sen ise demir ve barutun içindesin. Ömrümden çok şey kaçırmışım' dedi." Dr. Zübde, 1992'de bir haber kanalında sürgün edilenlerin dönüş hakkını savunan, akıcı İngilizce konuşan bir Filistinliyi (Merj ez-Zuhur sürgünlerinin sözcüsü) izleyince kendine şu soruyu sormuştu: "Ben burada ne yapıyorum? Ticaret ve iş peşindeyim; oysa toprağım beni bekliyor." O kararla Gazze'de İslami Üniversite'de ders vermeye dönmüştü.
Nâil devam ediyor: "Bir gün atölyede çalışırken Dr. Zübde işimi büyük bir dikkatle izledi, becerilerimi övdü ve heyecanla 'On parmağımla imza atarım' dedi, elini masaya koyarak 'Biz birbirimizi tamamlıyoruz: Ben teoride, siz pratikte.'"
Bu bileşim, yalnızca teknik sorunları aşmayı değil; roketlerin, alternatif yakıtların geliştirilmesini ve menzil artışını da mümkün kıldı. Akademik enerjiyi yerel bir sanayi yapısına dönüştürme politikası meyve verdi.
Mühendis Faysal'a göre: "2005'te israilin çekilmesinden sonra roketler Ebu Halid'in mutlak önceliğiydi; çünkü "israilin" derinliklerine vurmak, bireysel sızma girişimlerine kıyasla çok daha etkili hâle gelmişti."
İlk aşamalarda Kassam roketleri kısa menzilliydi (18 km'yi geçmiyordu). Deneyimli unsurların -özellikle Dr. Zübde'nin katkılarıyla- katılımı sonrası ekip, alternatif motorlar ve itici maddeler üzerinde denemelere başladı. Bu sayede kalibreler büyüdü, menzil kademeli olarak uzadı. Dayf'ın bu denemeleri hızlandırmadaki rolü ve attığı teknik temel, yerli roket kapasitesinin etkinliğini ilerleyen yıllarda belirgin biçimde artırdı.
İkinci girişim
Saha komutanı Yesrî şöyle anlatıyor: "Sosyal bir görevi tamamladıktan sonra ki bu sırada imalat dosyasıyla ilgili bir çalışma konuşması da yapılmıştı Ebu Halid benden onu, Kassam askerlerinden oluşan başka bir grupla yapılacak görüşmeye götürmemi istedi." Kendisi, Ebu Halid'i randevularına arabasıyla taşıyan Kassam Tugaylarından bir yöneticiydi. Buluşma, Şeyh Rıdvan Mahallesi'ndeydi. Ebu Halid'i, alışık olduğu zeytin yeşili renkli bir Mercedes bekliyordu.
Daha sonra Şabak subayı Yisrael Hasson'un açıkladığı üzere, "İsrail" istihbaratı bir ajan aracılığıyla araca bir cep telefonu yerleştirmeyi başarmıştı. Güvenlik kaynaklarından ve soruşturmalara vakıf bir Kassam yöneticisi olan Mervan bana şunları aktarıyor: "Aracı tespit ettiler. Kontrol noktalarından birinde, aramaya alıyoruz bahanesiyle şoförü indirdiler, ardından araca geri gönderdiler ama bu sırada telefon çoktan yerleştirilmişti."
Dayf araca yöneldiğinde normalde ön koltuğa oturması bekleniyordu; ancak arka kapıyı açtı ve Kassam mensupları İsa Bereke ile Abdurrahman Hamdan'ın arkasına geçti.
26 Eylül 2002 günü saat 14.20'de bir Apache helikopteri aracı Şeyh Rıdvan Mahallesi'ne kadar takip etti. Helikopter bir Hellfire füzesi ateşledi; füze aracın ön kısmına isabet etti, ardından ikinci bir füze geldi. Bu saniyeler içinde Ebu Halid kapıyı açmış, ikinci füze ulaşmadan hemen önce kendini sokağa doğru yuvarlamıştı. Alevler sönünce insanlar araca yaklaştı; içeride yalnızca beden kalıntıları vardı. İlk bilgiler işgal ordusunun güney komutanlığına ulaştı:
"Dayf öldürüldü!"
Küçük güvenlik kabinesinde sevinç dalgası yayıldı. "İsrail", intihar eylemlerini yöneten operasyonel akıldan kurtulduğunu düşünüyordu.
Saatler sonra Dr. Abdülaziz Rantisi kamuoyuna çıkarak Dayf'ın hayatta olduğunu duyurdu. Omuriliğinden ağır yaralanan Dayf, Şifa Hastanesi yerine güvenli bir mekâna taşındı; kendisi de doktor olan Rantisi, tedavisini bizzat üstlendi.
Bu saldırı, Dayf'ın refakatçileri İsa Bereke ve Abdurrahman Hamdan'ın şehit olmasına, yaklaşık kırk sivilin de yaralanmasına yol açtı.
Dayf, Salah Şehhade'nin şehadetinden sonra komutanlık görevini devralmasına rağmen Askerî İmalat Konseyi'nin yönetimini bırakmadı. Ancak ilerleyen yıllarda -sağlık ve güvenlik gerekçeleriyle- 2015'te imalat dosyasını devrederek sahadaki örgütlenmeye yoğunlaştı: Tugayların bölümlere ayrılması, Genelkurmay benzeri bir yapının kurulması ve yeni birimlerin ihdası gibi.
Güvenlik gerekçeleriyle etrafındaki çalışma dairelerine takma adlar verirdi. Kassam'da üst düzey bir sorumlu olan Mücahit anlatıyor:
"Basîm İsa'ya -sonradan Gazze Tugayı komutanı oldu- cebinde sürekli elektrik test kalemi (tester) taşıdığı için 'el-Testerî' lakabını takmıştı. Kardeşimiz Velid Şimali'ye ise misafir odasının duvarındaki kulübe resminden dolayı 'el-Kûh' derdi. Birçok kişi Ebu Bilal Şimali'nin 'el-Kûh' olduğunu bilmez."
Gülerek devam ediyor:
"Bu güvenlik hassasiyetiyle birlikte tuhaf ama eğlenceli lakaplar yayıldı: 'el-Berbîş' (hortum); bir başkasının lakabı ise 'el-Sehhân' (şofben) idi."
Ardından kahkahalara boğularak şu anısını anlatıyor:
"İkinci evliliğim için kız istemeye gittiğimde kayınpederim benimle ilgili Ebu Enes el-Ğandur'a sordu. O da gerçek adımı söyledi. Ebu Enes, 'Ben bu isimde birini tanımıyorum!' dedi. Hiç iyi bir başlangıç değildi; toplumun önde gelenlerinin seni tanımadığını söylemesi kolay bir şey değil. Meğer Ebu Enes beni sadece kod adımla tanıyormuş, tam ismimi bilmiyormuş."
Üçüncü girişim: Gelincik çiçeği toplamak
İnsan neden kendi canına kıyar? Bu soru, "keşke biri bin yıl yaşasa" diye düşünenler için anlaşılması güçtü. Siyonist akıl, buna ancak nihilist bir açıklama bulabiliyordu. Oysa Filistinliler için bu, son derece olumlu bir anlam taşıyordu: Zulüm korkusuyla bu topraklara gelen Aşkenaz göçmenin aksine, Filistinli bu toprağı korumak için ruhunu ortaya koyuyordu.
Bu nedenle istişhad (fedai) eylemleri 2002 yılında zirveye ulaştı. Komutan Salah Şehhade'nin şehadetinin ardından Dayf'ın yeniden kumanda koltuğuna oturmasıyla bu süreç hız kazandı. Şehhade'nin hedef alınması başlı başına bir suçtu: "israil", el-Derec Mahallesi'ne bir tonluk bomba atmıştı. Bu saldırı rastlantı değildi. "İsrail" liderliği, çifte bir baskı altında aşırı güç kullanma kararı aldı: Bir yandan Kassam'ın derinliklerde artan istişhad eylemleri, diğer yandan büyüyen halk hareketi. Amaç caydırıcılığı yeniden tesis etmekti; sonuç ise uluslararası bir kınama ve direniş baskısının "israili" yüksek maliyetli tercihlere sürüklediğinin örtük kabulü oldu.
Bu baskı altında Şaron ve kabinesi, 2003'ün başlarında "Gelincik Çiçeği Toplama Operasyonu"nu (Operation Picking Anemones) başlatma kararı aldı. Plan, istişhad eylemleriyle mücadelenin ancak hiyerarşik bir yöntemle, yani "fikrî liderleri" hedef alarak kaynağı kurutmakla mümkün olacağını öngörüyordu. "İsrail" Savunma Bakanlığı'nda siyasi-askerî işler direktörü olan Amos Gilad, bu yaklaşımı şöyle ifade etmişti: "Herkes cennetteki yetmiş iki huri hikâyesinin kanıtlanabilir bir seçenek olmadığını bilir; liderler de bunu bizzat denemeye hazır değildir."
Operasyon, Şeyh İbrahim el-Mukaddeme ve Dr. Abdülaziz Rantisi gibi siyasi ve davet önderlerini hedef aldı; ancak ilk aşamada Şeyh Ahmed Yasin istisna tutuldu. Zira onun öldürülmesinin daha büyük bir patlamaya yol açmasından korkuluyordu.
Şabak'ın eski başkanı Avraham (Ami) Ayalon, bu yaklaşımı yüzeysel buluyor ve şöyle itiraz ediyordu:
"Cihatçı örgütler bir matris gibi inşa edilmiştir; bir başları olsa bile bu baş ideolojiktir, operasyonel başı zorunlu olarak kontrol etmez."
Ancak Şaron hükümeti planında ısrar etti.
Hedefli suikastlar kurumsallaştı. Mukaddeme'den sonra Rantisi hedef alındı ve yaralandı. Ardından, 21 Ağustos'ta hareketin kurucularından ve en önemli sözcülerinden biri olan İsmail Ebu Şeneb, Birleşmiş Milletler binası yakınında öldürüldü. BM Genel Sekreteri Kofi Annan saldırıyı kınadı. Ebu Şeneb'in suikastından kısa bir süre sonra Şeyh Yasin, hareketin askerî ve siyasî tüm liderlerine, 6 Eylül'de Gazze'nin önde gelen âlimlerinden Dr. Mervan Ebu Ra's'ın evinde toplanma talimatı verdi. Bu olağanüstü bir riskti: Tüm üst düzey isimlerin aynı yer ve zamanda bir araya gelmesi, işgal için devasa bir hedef oluşturuyordu.
Bu haber, Şabak Başkanı Avi Dichter'ın ağzını sulandırdı. İnsan kaynaklarından toplantının ve Dayf'ın katılımının teyit edildiğini öğrenmişti. Bunu kaçırılmaz bir fırsat olarak gördü ve şöyle dedi:
"HAMAS daha önce hiç böyle bir stratejik hata yapmamıştı."
Toplantının saat 16.00'da başlaması planlanıyordu. Saat 15.40'a gelindiğinde, her biri bir tonluk bombalar taşıyan iki F-16 Akdeniz üzerinde devriye geziyordu. Hava Kuvvetleri'ne göre Ebu Ra's'ın üç katlı evini yıkmak için bu büyüklükte bombalar şarttı.
Saat 15.45'te Genelkurmay Başkanı Moşe Yaalon, operasyon analistlerini çağırdı ve sordu:
"Yan hasar tahmininiz nedir?"
Şehhade katliamının yankıları hâlâ tazeydi. Güvenlik Konseyi üyelerinden, özellikle Şaron'un ofis direktörü Dov Weissglass endişeliydi:
"Yedi-sekiz sivilin ölmesinin itibarımıza vereceği zarar, tek bir direnişçiyi ortadan kaldırmanın faydasından daha büyük."
Yaalon ise şöyle dedi:
"Sayın Başbakan, saldırının iptalini öneriyorum. Meşruiyete ihtiyacımız var; burada kendimizi yıkıcı bir darbeye açık bırakıyoruz."
Dichter, "israil"in bu "rüya takıma" öldürücü bir darbe indirmek için tarihî bir fırsatı kaçıracağını savundu. Şaron onu görmezden geldi ve saldırıyı iptal etti.
Dichter öfkeyle savaş odasında kaldı. İstihbarat verilerini yeniden gözden geçirdi ve bir ayrıntıda durdu: Üst kattaki salonun (divan) perdeleri kapalıydı. Toplantının orada yapılacağını düşündü.
Analistleri tekrar çağırdı ve evin yalnızca o bölümünü yok etmenin bir yolu olup olmadığını sordu. Cevap olumluydu: Üçüncü kattaki pencereden çeyrek tonluk harp başlığına sahip küçük bir füze gönderilirse, odadaki herkesin yok edilmesi garanti edilebilirdi.
Dichter yeniden telefonla aradı. Şaron dinledi ve yeni plana onay verdi. Üç insansız hava aracı katılımcıların gelişini izledi. Şabak'ın bilgileri doğruydu: Herkes oradaydı, tekerlekli sandalyesinde Şeyh Yasin, Ahmed el-Caberi ve Muhammed Dayf.
Saat 16.35'te bir F-16 pilotu, üçüncü kattaki pencereden füzeyi ateşledi. Pilot rapor verdi:
"Alfa" (doğrudan isabet).
Binanın üst katı alev aldı, molozlar savruldu; fakat ortada hiçbir ceset parçası yoktu. Dichter, evden ardı ardına çıkan araç konvoyunu görünce şaşkına döndü. Tüm araçları vurmak istedi, ancak Savunma Bakanı Mofaz bunu reddetti. Hayal kırıklığıyla yetinilmesini istedi.
Üçüncü katın hedef alınması aptalca bir karardı ve ciddi bir bilgi eksikliğine dayanıyordu. O kattaki kapalı perde bir güvenlik aldatmacasıydı. Kassam'dan bir yetkili olan Rami bana şöyle dedi:
"Şeyh Yasin engelliydi, Komutan Dayf da önceki yarasından tam olarak iyileşmemişti. Toplantının üçüncü katta yapılması mantıklı değildi. Ama Allah onları başka bir görev için sakladı."
Toplantı zemin katta yapılmıştı.
Karşılık: Sarafand ve Hillel Kafe
Ebu Ra's'ın evine düzenlenen saldırıdan üç gün sonra, akşam altıya doğru Dayf bu kez Muhammed el-Eşkar'ı, "Sarafand" (Tzrifin) üssünün dışında otobüs bekleyen yüzlerce "İsrail" askerinin toplandığı noktaya gönderdi. Otobüs gelmeden hemen önce Eşkar, yaklaşan bir polis aracını fark etti. Etrafına şöyle bir baktı, kaderin kendisine sunduğu asker sayısıyla yetindi ve üzerindeki intihar kemerinin düğmesine bastı. Dokuz asker öldü, on sekiz asker yaralandı.
Ariel Şaron haberi Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'deyken aldı. Yokluğunda Dışişleri Bakanı Silvan Şalom'a "gerekli tedbirleri alma" yetkisi verdi. Saat 22.00'de Şalom, Şabak temsilcilerine sordu:
"HAMAS'tan kimi derhal öldürebiliriz?"
Subaylardan biri şöyle dedi:
"Mahmud el-Zehhar üzerinde iyi bir takibimiz var… Muhtemelen tasfiye edebiliriz; ancak bu, askerî olmayan şahsiyetlerin zarar görmesi gibi sonuçlar doğurabilir."
Saat 23.20'de yardımcılar toplantı salonuna asık suratlarla girdi: Kudüs'teki "Hillel" kafesinde bir fedai daha kendini havaya uçurmuştu. Yedi ölü, elli yedi yaralı vardı.
Artık Zehhar ölümle hükümlü bir adamdı. Şaron'u Hindistan'da uyandırdılar; Zehhar'ın evinin vurulmasına derhal onay verdi.
İki kanlı saldırının ardından oluşan gergin atmosferde, emrin sonuçları pek de tartışılmadı. Sabah saatlerinde dinleme cihazları, Zehhar'ın ikinci kattaki ofisinden yaptığı bir telefon görüşmesini yakaladı. Görüşme BBC Arapça Servisi ileydi. Şalom, saldırının patlama sesinin canlı yayına yansımasından endişe etti ve röportaj bitene kadar operasyonun ertelenmesini emretti.
Üç füze ateşlendi. Ev yerle bir oldu. Oğlu Halid ve bir koruması öldürüldü, eşi ağır yaralandı. Ancak Zehhar'ın kendisi yalnızca hafif sıyrıklarla kurtuldu; çünkü o sırada bahçede, elinde bir fincan kahveyle telsiz telefonla konuşuyordu.
Siyasi kadro artık aldatma sanatını öğrenmişti; Kassam liderleriyle birlikte "İsrail" güvenlik aygıtlarını yanıltmada ustalaşmışlardı.
"Gelincik Çiçeği Toplama" politikası direnişi çökertmeyi başaramadı; çünkü çiçekleri koparmak baharı durdurmaz. 2005 yılında Şaron, Gazze'den çekilmeyi imzaladığında 8 bin 500 yerleşimciyi korumak için yaklaşık 3 bin asker görevlendirmek zorundaydı. Bu, işgalin altından kalkamadığı bir maliyet ve bertaraf edemediği potansiyel bir riskti.
Şaron, çemberi kapattığını sanıyordu; oysa çemberi, daha uzun sınırlar, daha uzak menzilli füzeler ve bugün tek bir "İsrail" askerinin dahi ayak basmadığı geniş bir sahaya sahip, adı Dayf olan bir komutanla yeniden açmıştı. Bu anlamda "gelincik çiçekleri" yalnızca yenilmedi; kontrol dışına çıkan yabani bir tarlaya dönüştü ve her mevsim yeni kuşaklar verdi.
İşgalci toprağını terk ettiğinde zihnine düşen ilk soru şudur: Onun kara işgaliyle geri dönmesini nasıl engellersin? Askerî cevap nettir: tanksavar silahı.
Saha komutanı Yüsri şöyle anlatıyor:
"Çekilmeden sonra tanksavar silahının geliştirilmesi, Ebu Halid için ikinci öncelikti. Aslında 'Yasin'in geliştirilmesine 2003'te, Ebu Suheyb el-Haddad'ın asansör yaptığı küçük bir atölyede başladık. Bir torna tezgâhı satın aldık, atölyenin arkasındaki bir bölmenin arkasına gizledik ve çalışmaya koyulduk."
Amaç, düşman birliklerinin sızmasını engellemekti. Yüsri etkileyici tanıklığını şöyle sürdürüyor:
"Yöntemlerimiz son derece ilkel sayılırdı. Ebu Halid, İngilizce kalın bir tanksavar silahları kitabı getirdi; içinde yalnızca fotoğraflar ve çizimler vardı. Açıklama metinleri olmayan bu görselleri inceler, ölçülerini ve mühendisliğini tahmin etmeye çalışırdık. Tasarımdan montaja, denemeye kadar her aşamayı birlikte yürütürdük."
"Boş alanlara gider, denemeler yapar, sorunları not alır; sonra eşlerimizle birlikte kiraladığımız iki odalı eve döner, çözüm arardık." Güvenlik gerekçesiyle Dayf ve Yüsri her üç ayda bir ev değiştiriyordu.
Proje boyunca irade, imkânlardan daha büyüktü. Bugün Merkava tanklarının karşısına çıkan "Yasin 105", fotoğraflı yapbozları andıran ilk denemelerden doğdu. Mevcut imkânları zorlamanın en ilginç örneklerinden biri de şehit Sa'd el-Arabid'in, patlayıcı yapımında kullanmak üzere tavşan dışkısından "üre" maddesi elde etmeye çalışmasıydı.
Yusuf şöyle ekliyor:
"Kardeşimiz Yusuf Ebu Hin bir 'LAW' roketi satın alıp getirmeyi başardı; söküp incelemek istedik ama onun tuzaklanmış (patlayıcı yerleştirilmiş) olduğunu fark ettim. Patlamadan önce ondan kurtulduk. LAW'ı örnek aldık ama daha büyük çaplı (100 mm) bir mühimmat tasarladık."
"Ancak motor için katı yakıt sorunu vardı. O dönemde (2012'den önce) roketlerde nitrat ve şeker karışımı kullanıyorduk; bu güvenli değildi. Roketlerde sorun olmuyordu, çünkü uzaktan fırlatılıyordu. Ama tanksavar silahı omuzdan atılıyordu; karışım patlayabilirdi ve merminin etrafında alev püskürtüyordu, bu da atıcıya zarar verebilirdi."
"Nitekim 'el-Benna 1' prototipi bir kardeşimizin elinde patladı; Allah onu korudu. Bunun üzerine bu yöntemle tanksavar üretimini durdurma kararı aldık."
Yüsri sözlerini şöyle tamamlıyor:
"Daha sonra yakıt sorununu çözdük, hedefleme zorluklarını aştık. Bugün sahada gördüğün silah, işte bu sürecin ürünü olan 'Yasin 105'tir."
Toprak, kendi insanlarıyla iş birliği yapar
İmkân daraldığında hile genişler. İntihar eylemleri Kassam için ilk tercih değildi; silahın kıt olduğu bir topluluk için zorunlu bir çıkış yoluydu. İnsan kaynağını, hayatlarıyla son bulan tek seferlik operasyonlara hazırlamak sürdürülebilir bir yol değildi. Şaron bu sarsıntıları soğurmaya çalışırken, Dayf hileyi büyütüyor, işgalin bedelini adım adım yükseltiyordu.
Sahada silah üstünlüğü kurduklarında, toprak kendi sahiplerine meyletti; onlara düşmanın kalbine uzanan gizli bir geçit sundu. Fikir ilk olarak Gazze'nin güneyinde, Han Yunus ve Refah'ta yaşayanların tecrübelerinden doğdu. Kaçakçılık tünellerinin mantığını bilen bu insanlar, yeraltının dilini çözmüştü. Dayf bu ipucunu yakaladı ve onu bir askerî stratejiye dönüştürdü.
2001 yazında Refah toprağı, bağrında bir hareket hissetti. Saha komutanı Yüsri bana şöyle anlatıyor:
"israil güçlerinin Gazze'den çekilmesine yol açan en etkili silah tünellerdi. Bu fikrin ilk öncüleri kardeşlerimiz Muhammed Sinvar ve Muhammed Ebu Şemmale'ydi."
Güney Gazze'deki askerî liderler, kaçakçılık tünellerini 'devrimleştirmenin' bir fırsat sunduğunu gördü. Ebu Şemmale ilk operasyonu hatırlıyor:
"Düşman, sağlam kalelerinde tahkim edilmişti… Yeryüzünden onlara ulaşmak imkânsızdı; biz de onlara altlarından kazdık."
Tünelin kazılması haftalar sürdü: Yüz elli metre karanlık ve boğucu bir yolculuk. 26 Eylül 2001'de hedefe ulaştılar; "Termit" askerî noktasının altına. Tünel, 200 kilogram patlayıcıyla dolduruldu. Patlamanın açtığı çukur o kadar derindi ki "israilli" generaller gözlerine inanamadı. Bir "İsrail" askerî raporunda şu ifade yer aldı:
"Hiç kimse kazı çalışmalarını fark etmedi; hiçbir asker, altında neler döndüğünü hissetmedi."
"israi"l ordusu ilk kez tünelleri tespit etmek için özel bir Amerikan şirketi kiraladı. Haaretz'de Amos Harel şöyle yazıyordu:
"Ordunun sihirli bir çözümü yok… Yeraltında olup biteni tespit edebilecek teknolojik araçlara sahip değil."
Dayf, işgalin en hassas sinirine dokunmuştu ve baskıyı artırmaya başladı. Tüneller aracılığıyla darbeler ardı ardına geldi; zirve nokta, Aralık 2004'te Refah yakınlarında bir askerî mevzinin imha edilmesi ve beş askerin öldürülmesiyle yaşandı. 2001–2004 yılları arasında tünel operasyonları, "israili" hesaplarını yeniden yapmaya zorladı ve nihayet 2005'te Gazze'den çekilmeye götürdü. Ebu Halid, çekilme hakkında şöyle dedi:
"Benim kanaatime göre bu, zaferin başlangıcıdır."
Dayf tünelleri icat etmedi; onları düzenledi ve stratejik bir silah seviyesine yükseltti. Komutan Yüsri şöyle diyor:
"2008'den sonra tünellerin, taktik bir araç olmaktan çıkıp stratejik bir silah olarak görülmesine geçildi. Üç tür tünel benimsendi: İkmal tünelleri, savunma tünelleri ve saldırı tünelleri."
İntifada yılları boyunca "İsrail", Dayf'i beş kez öldürmeye teşebbüs etti. Kendi anlatımına göre…
12 Temmuz 2006'da (İkinci Lübnan Savaşı sırasında) "İsrail" uçakları, Şeyh Rıdvan Mahallesi'nde Dr. Nebil Ebu Silmiye'nin evini bombaladı. Bina tamamen yıkıldı, aileden dokuz kişi hayatını kaybetti. Dayf o sırada evdeydi.
Yıllarca Dayf'in yanında bulunan refakatçilerden Câbir bana şunları anlatıyor:
"O saldırıda omurgası kırıldı ve platin takıldı. İki yıl boyunca tekerlekli sandalyeye mahkûm kaldı. Yoğun fizik tedaviden sonra omurgası nispeten toparlanınca adım atmaya başladı; önce yürüteçle, sonra duvara tutunarak yürüdü."
Şunu da ekliyor:
"2022'ye kadar toplantı yaptığımız her yerde mutlaka bir yatak olurdu; çünkü uzun süre oturamıyordu."
Câbir, o zor dönemi şöyle anlatıyor:
"İlk zamanlarda psikolojisi çok yıpranmıştı. Sırtın kırılması kolay değil… Üstelik güçlü ağrı kesiciler kullanıyordu. Acılar dayanılmazdı; ilaca zamanında ulaşamazsa korkunç ağrılar çekiyordu. Tramadol kullanıyordu ama zamanla iradesini topladı ve ağrı kesicileri bıraktı."
"Bazen onu tekerlekli sandalyeyle getirirlerdi ve o hâlde toplantı yapardık; bazen gelir gelmez yatak hazırlanır, uzanırdı, biz de etrafında toplanırdık. Ama Allah'a hamdolsun, her zaman kaderine razı ve sabırlıydı… Sabır ve tahammül konusunda dimdik duran bir dağ gibiydi; sürekli onunla birlikte olan bu acıya rağmen."
İşgalsiz Gazze… "Masa Altı Oyunları"!
Bir isyancı unsuru ortadan kaldıramadığında, onu hâkim olduğun çevrenin içinde kuşatmaya çalışırsın. Okulda öğretmenler bunu yapar; iş yerinde müdürler yapar, hükümetler ve uluslararası toplum da aynısını uygular. Ordu, kaba araçlarıyla parçalayamadığı bir örgüt karşısında bu kez siyasetçiye bir şans verir. Siyasi güçler işte böyle düşündü.
İşgalden sonra "HAMAS" içinde Yasama Konseyi seçimlerine katılma meselesi tartışmalıydı. Kimi bunu bir taviz olarak gördü, kimi ise direnişe siyasi bir örtü sağlayacak bir fırsat. Terazi ikinci görüşten yana ağır bastı. HAMAS'ta konuyu yakından bilen bir yetkili olan Rami bana şöyle diyor:
"Ebu Halid katılımdan yanaydı."
Dayf'a yakın bir akrabası ise şunu ekliyor:
"İnsanların komutan Dayf hakkında pek bilmediği bir şey var: Siyasi ufku çok genişti ve Filistinlilere adil, onurlu bir hayat sağlayabilecek her seçeneğe açıktı."
HAMAS'ın seçimlere katılma kararından sonra Filistin Yönetimi çevrelerinde şu söz dolaşıyordu:
"HAMAS ya ölür ya da öldürür; kazanırsa ölür, kaybederse yine ölür."
Hareket, kimsenin beklemediği bir seçim zaferi kazandı. Kassam Tugayları'ndan askerî sorumlu Raid şöyle anlatıyor:
"Yönetim kadroları büyük bir şok yaşadı. Bizim ölmediğimizi fark ettiler. Sonucu kabullenmek istemediler, güvenlik aygıtları ayak diretti."
Muhammed Dahlan, hareketten bir heyetle görüştükten sonra adamlarının ortasında oturup şöyle dedi:
"Ben bunlara öyle bir oyun oynayacağım ki… Vallahi Fetih'ten kim onlarla hükümete girmek isterse değerini sıfırlarım."
Amaç, hareketi ya "israili tanımaya" ya da direnişten vazgeçmeye zorlamaktı.
9 Haziran 2006'da Ebu Halid, büyük bir tutkuyla takip ettiği Dünya Kupası maçlarının programını hazırlıyordu. Bunu bana çocukluk arkadaşı Yüsri anlatıyor:
"Gençliğinden beri okul kıyafetlerini eşofmanının üzerine giyerdi. Gazze'de bir saha görse, ders kıyafetlerini ağaca asar, inip futbol oynardı."
Sonra ekliyor:
"Temelde sporcuydu, çok çevikti. İlk yıllarda onu spor ayakkabısız hatırlamam. Normal pantolonunun altında mutlaka antrenman pantolonu olurdu."
Yüsri gülerek devam ediyor:
"Üniversitede bana 'sporu seviyorum' derdi. Okula ya da üniversiteye giderken çocukların top oynadığını görse, pantolonunu çıkarır, ağaca asar, onlarla oynamaya başlardı."
Onun "büyükle de küçükle de kolayca bağ kurabilen biri" olduğunu; annesiyle karşılaştığında onu hoş sohbetle oyalayıp uzun uzun konuştuğunu da ekliyor.
Dayf, işgalden sonra süren ateşkes sayesinde bir ay boyunca maç izleyeceğini düşünüyordu. Ama akşam saatlerinde işgal ordusu, Gazze sahilinde Ebu Galiye ailesini katletti. Kameralar, küçük Huda'nın ailesinin cesetleri arasında dolaşırken çekilmiş görüntüsünü kaydetti.
Analistler HAMAS'ın "meşruiyet baskılarından" söz ederken, Ebu Halid direniş yolunu pazarlığa kapalı bir çizgi olarak tahkim etmeyi düşünüyordu. Sderot ve Aşkelon'a roketler atıldı, sonra direniş sustu. İşgal, bunun sembolik bir karşılık olduğunu; direnişin iç sorunlarına geri döndüğünü sandı.
Ama Ebu Halid'in aklında bambaşka bir plan vardı. Kimsenin tahmin edemeyeceği bir plan.
Ebu Halid, güney Gazze'deki Kassam komutanları Raid el-Attar ve Muhammed Ebu Şemmale ile bir araya geldi. Nasır Selahaddin Tugayları ve İslam Ordusu'yla koordinasyon içinde caydırıcı bir karşılık planı hazırladılar. On gün boyunca seçkin bir birlik, Kerem Ebu Salim'deki işgal gözetleme kulesine baskın için yoğun eğitim aldı.
25 Haziran 2006 sabahı saat 05.15'te, sahil katliamından 15 gün sonra, yedi direnişçi Kassam'ın 2004'te kazmaya başladığı ve bir yıl sonra tamamladığı tünele girdi. Dayf bu tüneli, ileride kullanılacak stratejik bir sermaye olarak saklamıştı. Savaşçılar 450 metre sürünerek ilerledi ve çıkış noktasına ulaştıklarında düşman hatlarının arkasına çıktılar.
İşaret verildi. Dikkat dağıtmak için havanlar ve RPG'ler askerî mevziye yağmaya başladı. Savaşçılar üç gruba ayrıldı: Biri Merkava tankına, biri dikkat dağıtmak için boş bir zırhlı araca, üçüncüsü ise gözetleme kulesine yöneldi.
Sekiz dakika içinde tank komutanı (Teğmen Hanan Barak) ve nişancı (Pavel Slotzker) öldürüldü; hafif yaralanan asker Gilad Şalit esir alındı. Onu yanlarında götürdüler. İnce yapılı asker, Gazze'ye adım attığında yıllarca orada kalacağını bilmiyordu.
O sırada "İsrail" hapishanesinde tutuklu olan İslami Cihat liderlerinden Tarık İzzeddin, o anı şöyle hatırlıyor:
"Hapishaneler matem evinden düğün salonuna döndü. Herkes bağırıyordu: 'Artık özgürüz!'"
(İzzeddin, 2011'de "Özgürlerin Vefası" anlaşmasıyla serbest bırakıldı; 9 Mayıs 2023'te Gazze'de evine düzenlenen saldırıda şehit oldu.)
Dayf bu operasyona "Dağılan Yanılsama" adını verdi: Direnişi kuşatma hayallerini ve kimi siyasetçilerin zihninde filizlenebilecek "direnişten sapma" düşüncesini boşa çıkarmak için.
İşgal, esiri kurtarmak ya da öldürmek amacıyla "Yaz Yağmurları" operasyonunu başlattı; hayati altyapıyı hedef aldı. Ama "Yaz Yağmurları" dindi, Şalit filiz vermedi. Direnişin ektiği yerde, gömülü kaldı.
Torna tezgâhından Gölge Birimi'ne… Komutan öğreniyor
Dayf, askerî akademilerde eğitim almadı; ama inzivasının gecelerinde onların müfredatlarından onlarca kitabı okudu. Adamın cihadı onun okuluydu; uzmanlık kursları ise hazırlık yolculuğundaki gündelik pratiğiydi. Sahip olduğu tek "teçhizat": Kıvıl kıvıl bir zihin, bilimler alanında bir üniversite diploması, hedefte sarsılmaz bir berraklık ve öğrenmeye dair büyük bir iştah.
Saha komutanı Yesri bana şöyle anlatıyor:
"2003'te Ebu Halid yanıma geldi ve 'Bana torna tezgâhında çalışmayı öğretmeni istiyorum' dedi. Onu alıp Ebu Suheyb İzzeddin el-Haddad'ın atölyesine gittik ve işe koyulduk."
Dayf olağanüstü bir hafızaya sahipti. Yirmi yıl boyunca onunla çalışan Yesri hatırlıyor:
"Binlerce numarayı ezbere bilirdi; çünkü hiç cep telefonu kullanmazdı. Sabit telefona uzanır, liderlikten, mücahitlerden ya da birimlerden kimi araması gerekiyorsa numarayı tuşlardı. Onu bir gün bile kâğıttan ya da telefon rehberinden bakarken görmedim."
Yakın refakatçisi Cabir, güvenlik hassasiyetini şöyle anlatıyor:
"Ebu Halid cep telefonu meselesini kökten kapattı; asla kullanmazdı. Saatlerden bile şüphe ederdi. Hepimizin saatleri dijital 'Casio'ydu" (gülerek anlatır). "Bir keresinde, onunla birlikte tutuklu olan bir kardeşimiz şehit düştü; oğlu geldi, Ebu Halid'den bir hatıra istedi. Ebu Halid yıpranmış Casio'sunu çıkardı ve bana, 'Bunu al, kayışını değiştir ve ona hediye et,' dedi."
Cabir'e göre iş, son derece ince ayrıntılara kadar uzanıyordu:
"Eşi peçeliydi; sonra güvenlik gerekçeleriyle peçeyi bırakmasını istedi. Bir binada kalıyordu ve eşi onu ziyarete geliyordu. Peçeli olması sebebiyle, Filistin Yönetimi'ne bağlı istihbarat, 'Bu daireye gençler giriyor; peçeli kılığında olabilirler,' diye bir rapor tuttu. Daire dikkat çekmeye başlamıştı. Kararı tamamen güvenlikti."
Sahadaki kesintisiz çalışma ve çevresel koşullarla uyum, işi geliştirmenin en verimli zeminiydi. "Cihat sahası seni sürekli gelişmeye zorlar," diyor HAMAS Siyasi Büro üyesi Basem Naim. "Şalit'in esir alınmasından sonra askerî kanattaki kardeşler, esiri güvenceye almak için bir iç iletişim sistemi kurmayı düşünmeye başladılar. Onu tünellerde gizleme çabalarıyla birlikte, yer altındaki güvenli tüneller ve emniyetli odalar fikri doğdu; bunlar ileride planlama ve liderlik toplantılarının merkezleri olacaktı. Böylece esirleri gizleme konusunda uzmanlaşmış 'Gölge Birimi' kuruldu. Birim gizlilik içinde çalıştı. Gölge Birimi Kassamî bir mucizeydi; 2006'da kuruluşundan, 2015'teki ilk açıklamaya kadar -o yıl son üyesi Abdurrahman el-Mubaşir'in şehadetinin ardından- kimse varlığını bilmiyordu. Bu, işgal devleti için bile tam bir sürprizdi."
Şehitler Zafer eş-Şeva ve Hazım el-Hatib'in geliştirilmesine öncülük ettiği (ve komutan Dayf'la doğrudan temas hâlinde oldukları) özel iletişim ağı, çatışmalarda belirleyici bir rol oynadı. Aynı ekip, "Sayeret Matkal" güçlerinin Han Yunus'ta Gazze'nin derinliklerine sızma girişimini de boşa çıkardı; grup deşifre edildi ve subaylarından biri öldürüldü. Kassam'dan askerî bir yetkili olan Ammar'a göre Ebu Halid, "güvenlik şartları onu gizlenmeye zorlamadıkça yerinde duramayan" biriydi. Çalışmayı bizzat takip etmeye tutkundu; hareket edemediği zamanlarda bile iç iletişim ağını kullanır, "tüm bölümlerle temas kurar, toplantılarını telefon üzerinden yapardı."
"Aksa Tufanı" operasyonunun ardından, 2006'da Dayf'ın doğrudan talimatıyla kurulan Gölge Birimi, kendini uluslararası bir istihbarat iş birliği ağıyla yüz yüze buldu. Sahadaki çalışmaları "İsrail" istihbaratı yürüttü; ABD (CIA ve JSOC üzerinden) istihbarî destek sağladı; Britanya gizli servisi MI6, iki yıl boyunca 500'ü aşkın keşif uçuşu gerçekleştirdi. Buna rağmen Gölge Birimi direnç gösterdi ve 365 kilometrekareyi aşmayan dar bir kıyı şeridinde bu ittifaka bilgi mahrumiyeti dayatmayı başardı.
Kararlılık: "Onları terbiye etmemiz lazım!"
Siyasal gerilimin biriktiği, seçilmiş hükümete karşı güvenlik aygıtlarının inadının derinleştiği ortamda, 2007'de "kararlılık" olgunlaştı. Askerî kanattan bir lider olan Ziyad bana şunu anlatıyor:
"Dönüm noktası, kardeşimiz Ebu'l-Abd Heniye'nin konvoyunun durdurulması ve Önleyici Güvenlik biriminin kontrol noktasında sözlü olarak aşağılanmasıydı… Ebu'l-Abd, hikmetiyle çatışmadan kaçınmak için geri çekilmeyi seçti; ama yönetimin inadı ve güvenlik unsurlarının küstahlığı meseleyi tahammül sınırlarının ötesine taşıdı. Ebu Halid askerî konseyi topladı ve şöyle dedi: 'Onları terbiye etmemiz lazım!'"
Dayf, çatışmayı seçkin bir birliğin üstlenmesini emretti; sahaya en yakın isim olduğu için yetkiyi Ahmed el-Ca'beri'ye verdi. Ortaya çıkan tablo büyük bir şoktu: Güvenlik aygıtları içinde hem moral hem de sahada çöküş yaşandı; çok sayıda unsur teslim oldu ya da kaçtı.
Ertesi gün Ebu Halid Dayf iyi bir ruh hâliyle uyandı. Kahvaltıda, en sevdiği dizi olan Yâsir el-Azma'nın Miraya'sından kesitler izledi; ardından aşağı indi ve sahada bambaşka bir gerçeklikle karşılaştı.
"Kararlılık"tan sonra Dayf, kayırmacılığı reddeden sert komutan imajını pekiştirdi. Tugaylarda üst düzey bir sorumlu olan Mücahit bana şunu anlatıyor:
"Aracılığı sevmezdi. Anne ve babası hac yapmamıştı; kendisine 'Neden hükümetten ayarlayıp anne-babanı hacca göndermedin?' diye sordum. 'Beni ilgilendiren ne?' dedi… Ailesiyle ilgili her şeyden uzak dururdu ki 'Dayf'ın yakınları' denmesin."
Mücahit iki daha sert olayı da aktarıyor:
"Han Yunus'taki bir akrabasıyla biri arasında sorun çıktı; akrabası adamı bacaklarından vurdu. Polis tutukladı. Aile, 'Hacı'dan (Dayf'tan) araya girmesini istedi. 'Hayır,' dedi; 'içeride kalsın, yargılansın ve cezasını çeksin; ders olsun, kimse kendini hukukun üstünde sanmasın.'"
"Başka bir olayda," diye devam ediyor, "Kassam'dan bir genç 'sapmış' diye nitelendirilen birine ateş açtı. Olay ortaya çıkınca polis genci tutukladı; ailesi yalvardı ama Dayf müdahale etmeyi reddetti. 'Bu insanların hakkıdır,' dedi; 'gidin uzlaşın ve diyeti ödeyin.'"
Yönetimin çekilmesiyle birlikte direniş, yalıtılmışlıktan daha tutarlı bir saha yönetimine geçti. Direniş kökenli isimler, seçilmiş hükümette icracı görevlere geldi; bu da güvenlik ihtiyaçlarıyla askerî faaliyetin gerekleri için uygun bir iklim sağladı. O dönemde İçişleri'nde üst düzey bir yetkili bana bu safhayı şöyle özetledi:
"Görevimiz, toplumu koruyacak ve direnişi güçlendirecek çevreyi, hizmetleri ve imkânları hazırlamaktı."
İşgal istihbaratına karşı tahkim edilmiş bu güvenli ortam, direnişe imalat ve tüneller gibi stratejik projeler üzerinde çalışma imkânı sundu. "Kararlılık" kararı, Ebu Halid'e dağınık ağlar yerine düzenli ve kurumsal birikim inşa edebileceği elverişli bir zemin açtı.
Gazze'nin kandilleri
"Tel Aviv", Gazze'yi kuşatma yoluyla nefessiz bırakarak şartlı bir sükûnet istiyordu; sivillerin günlük yaşamının bedelini yükseltti, toplumun direniş hükümetinden uzaklaşacağını sandı. Oysa Ebu Halid, onlara gıda kartları karşılığında "sükûnet" satmayacaktı. Hesabı artık yalnızca hayatta kalmak değil, çalışmayı büyütebilecek bir çevreyi güvenceye almaktı. "israil" Gazze'de yaşamı boğmaya oynuyorsa o da yerleşim kuşağındaki yerleşimcilerin hayatını nasıl boğacağını düşünecekti. Dayf böyle düşündü.
"Onları boğuyoruz da neden ölmüyorlar?" diye geçirdi Ehud Olmert içinden. Gazze'deki direniş, denizin kandillerine benziyordu: Her yaz Gazze Denizi, solunum cihazına ihtiyaç duymadan nefes alan bu kandilleri kıyıya vurur. Kandilin boynunu sandığın yerden bastırırsan onu boğamazsın; ama elini yakıcı bir acıyla karşı karşıya bırakırsın.
Furkan savaşı: Yağ lekesini genişletmek
Olmert hükümeti (Aralık 2008'de), aylar süren ateşkes boyunca çizdiği hedeflere yoğun hava saldırılarıyla yüklendi; polis merkezlerini ve sivil tesisleri vurdu. Kassam Tugaylarından bir güvenlik yetkilisi bana şöyle dedi:
"Düşman, komuta ve kontrol sistemini çökertmeyi hedefliyordu; plan, Kassam Tugaylarından ve hükümetten en az 3 bin unsur ve komutanın öldürülmesiydi."
Oysa tugaylar bir yıllık geliştirme sürecini tamamlamıştı; savaşa bambaşka bir tempoyla girdiler.
Ebu Halid'in o atölye ve imalathanelerde denetlediği şeyler, yakınındakilerin bile tahayyülünü aşıyordu; kuşatma altındaki bu dar coğrafyanın bağrında filizlenen imalat mucizesinin boyutunu, dışarıdakiler nasıl kavrasın? Hatta dışarıdaki direniş mensuplarının bir kısmı bile olan biteni idrak edememişti.
Askerî imalat dosyasında içerisiyle dışarısı arasındaki irtibattan sorumlu olan Yaser anlatıyor:
"Mühimmat projesi için dışarıdaki kardeşlerden ayrıntılı destek istedim; bürokratik bir soğuklukla şu yanıt geldi: 'Kardeşim, anlattığın işi devletler yapar; Gazze'de bunu yapamazsınız.'"
Yaser devam ediyor:
"Bu sözler beni kızdırdı; onlara yazdım: 'Anlaşılan tablo sizde net değil; burası Gazze, burada mermi, obüs ve roket üretiyoruz.' İkna olmadılar. Bunun üzerine dışarıdan irtibat subayı bizzat gelip görmek istedi. Geldiğinde mesajın sahibini sordu; beni gösterdiler. Bana baktı ve 'Sen falanca mısın?!' dedi. 'Evet,' dedim. Eve davet ettim. İkramdan sonra bazı ürünlerimizi çıkardım: 'Buyurun, yaptıklarımız bunlar,' dedim. Kassam adına 2005 tarihli taban damgası vurduğumuz fişekleri, ilk üretim hatlarımızdan çıkan silah parçalarını eline verdim. Şaşkınlıkla tuttu; sonra eğilip onları öperek, 'Bu uluslararası bir üretim! Bu uluslararası bir üretim!' dedi. Gülümsedim ve 'Hayır,' dedim, 'bu saf bir Gazze üretimidir.'"
Kassam Tugaylarının resmî sözcüsü Ebu Ubeyde şöyle dedi:
"Hedef alma ve suikastlarla bizi korkutacağınızı sanıyorsanız, sizi üzecek sürprizlerle karşılık vereceğiz."
Ardından ekledi:
"Alevli yağ lekesini genişleteceğiz… Ne dediğimizi biliyoruz; savaş sürerse, işgal altındaki Filistin'in güney ve orta kesimlerindeki tüm yerleşimlerin sakinlerini idama mahkûm etmiş olursunuz."
Maskeli sözcünün sözlerinin ardında Dayf, karşı caydırıcılığı yeniden kurguluyordu. İlk kez gelişmiş yerli silahlar sahaya sürüldü: Tuffah Mahallesi'nde tanksavar "B-29" mermileri bir "İsrail" tankını vurdu; Cebaliya'da "Tandem" silahı kullanıldı; havada ise bir Kassam mensubu bir helikopteri vurup zorunlu inişe mecbur bıraktı.
Operasyonun, direnişin elindeki asker esir Gilad Şalit'i geri almak gibi hedefleri olduğu sırada, tugaylar Tuffah'ın doğusunda altı askeri, Cibaliya'da ise bir askeri esir almayı başardı. Ebu Ubeyde'nin Şalit'e, "yalnızlığına eşlik etsin diye israilli askerler getireceğiz" vaadinin gerçekleştiği görülüyordu; ne var ki "israi"l hava kuvvetlerinin Hannibal doktrinini devreye sokup kendi esirlerini ateş altına almasıyla, esirler esir alanlarla birlikte paramparça edildi.
Roket gücü etkisizleştirilemeden savaş ilerlerken, tugaylar "Gazze nüfusunun katbekat fazlası siyonisti ateşimizin altına sokmaya karar verdik" diye duyurdu. Üçüncü haftanın sonunda Olmert, tek taraflı ateşkes ilan etti.
"İsrail" bu turu, "işgal ordusu tarihinin en büyük operasyonu; hava mühimmatının yüzde ellisi tüketildi" diye tanımladı. Direniş ise şu karşılığı verdi:
"Arapların depolarda beklettiği silahları kullanmadık; kendi ellerimizle ürettiğimiz silahı kullandık."
"israil" geniş yıkım ilan ederken, tugaylar 48 mensubunu kaybettiklerini; buna karşılık doğrudan 49 "İsrail" askerini (toplamda yaklaşık 80 askeri) öldürdüklerini açıkladı.
Furkan'dan sonra Dayf, sarsılmaz bir gerçeği yerleştirdi: Direniş kalıcıdır; askerî çözüm işe yaramaz. Brookings Enstitüsü'nün bir çalışması, "israil" stratejik düşüncesinin "askerî kesin sonuçtan", geçici turlarla "çatışmayı yönetmeye" kaydığını tespit etti.
Arap Baharı devrimlerinin patlak vermesiyle ümmetin bedenine yeniden can geldi. Dayf, 2012'de kaydedilmiş bir konuşmasında şöyle dedi: "Bu varlığı kökünden söküp atmak için ümmetin tüm enerjilerini seferber etmek gerekiyor… Mescid-i Aksa'yı arındırmanın vakti geldi." Libyalılar buna karşılık verdi. Tedarik ağını denetleyen Libyalı bir şahsiyet olan Hac Miftah bana şunu anlattı: "Gazze'nin sınırları Libya'nın sınırları oldu. Sirte ve Bingazi'den silah yüklü kamyonlar çıkıyor, Gazze'ye ulaşıyordu. Onlara deveyi yüküyle birlikte veriyorduk; hatta taşıyıcı araçları bile."
Tedarik hatları canlandı. Ebu Halid bu döneme "kısa bir balayı" diyordu. Ancak bu kısa süre, imalatı derinden etkiledi; çünkü ithalat daha ucuzdu. Kassam'ın önde gelen isimlerinden İyad bana şöyle dedi: "Ebu Halid bizi dünyanın dört bir yanına gönderdi… 'Bu kısa bir balayı; mutlaka değerlendirmeliyiz' derdi."
İyad sözlerini şöyle sürdürdü: "2004'te Ebu Halid bana Kalaşnikof mühimmatı için bir üretim hattı kurma görevini verdi. Mısır devrimiyle birlikte silah akışı başlayınca, askerî konsey -Ebu Halid de dâhil- harcamayı kısmak için çoğunluk kararıyla üretim hattını durdurdu. Projenin imkânlarını toplayıp kilitledim. 2013'ten sonra sınırlar kapanınca Ebu Halid'e, 'Mühimmat üretim hattını hatırlıyor musun?' dedim. Bana, 'Büyük bir hata yaptık,' dedi ve yeniden kurulmasını emretti; 2015'te tamamlandı."
23 Ekim 2012'de Katar Emiri Şeyh Hammad Gazze'yi ziyaret etti. Aynı gün "israil", Sudan'daki Yermuk fabrikasını, tedarik zincirlerinden biri olduğu iddiasıyla bombaladı. Emir ayrıldıktan sonra direniş yetmiş roket fırlattı. Dayf yeni bir kural koyuyordu: Tedarik zincirlerine yönelik saldırılar -Filistin dışında bile olsa- "israil" için cezalandırılacaktı.
14 Kasım 2012'de işgal güçleri, tugayların saha komutanı Ahmed el-Caberi'yi hedef aldı. Netanyahu, büyük liderlerinden birine yönelik bu saldırının, bir numaralı ismin vereceği tepkinin büyüklüğünü öngörememişti. Dayf, Tel Aviv'i vurma kararı aldı. Dayf'ın yakını Bilal Reyyan bana şunu söyledi: "Tel Aviv'in ilk kez vurulması kararını sordum. 'israil, Caberi komutanını hedef alarak en sondan başladı; biz de en sondan karşılık vermeye karar verdik,' dedi."
"İsrail" istihbaratı, sınırlı sayıdaki İran yapımı "Fecr" roketlerinin rampalarını hedef almıştı. O dönem Savunma Bakanı olan Ehud Barak, "Büyük çoğunluğunu imha ettik," demişti. Ancak "Siccil Taşları" Savaşı'nın izleyen sekiz gün boyunca roketler Tel Aviv semalarında parlamaya devam etti. Dayf, yerel olarak geliştirilenlere dayanma kararı aldı: Yerli üretim "M-75" roketi (İbrahim el-Mukademe adıyla). Kassam'ın önde gelen isimlerinden Mücahit bana şöyle dedi: "Mübarek atışlardı; basit ama sürpriz etkileriyle düşmanın hesaplarını değiştirdiler. Netanyahu, yeni roketlerin sayısına dair bilgi eksikliği yüzünden savaşı durdurmaya karar verdi… Aramızda kalsın, gerçekte çok da fazla yoktu!"
Caberi'nin şehadetinden sonra Dayf, liderliğin güvenliğinin yeraltında hareket etmeye dayanacağını kavradı. Kassam Tugaylarından bir lider olan Adnan bana şunu aktardı: "Dayf, 2012 savaşından sonra resmî bir heyeti Güney Lübnan'daki Hizbullah tünellerine gönderdi; kopyalanabilecek modelleri ve tecrübeleri yerinde görmeleri için."
Gazze meşelerine karşı çim biçme makinesi
"Balayı" uzun sürmedi. 3 Temmuz 2013'te, Mısırlıların Gazze'yi asla yalnız bırakmayacağına söz veren Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi devrildi ve kaçakçılık tünellerini yok etmeye yönelik sistematik bir kampanya başlatıldı.
2 Temmuz 2014'te, Ramazan'ın dördüncü gününde, üç Yahudi yerleşimci, sabah namazına giderken 16 yaşındaki Muhammed Ebu Hudayr'ı kaçırdı. Onu Deyr Yasin ormanlarına götürdüler; bedenini benzinle ıslattılar, benzini içmeye zorladılar ve ardından canlı canlı ateşe verdiler.
Batı Şeria patlamadan önce Ebu Halid, işgalci devlete kırk roketle karşılık verilmesi emrini verdi. 8 Temmuz'da işgalci, "Koruyucu Hat" operasyonunu ilan etti; Kassam Tugayları ise buna "Yenmiş Ot" operasyonuyla karşılık verdi.
Muhammed Dayf, "deniz kurbağaları" birliğine nitelikli bir operasyon emri verdi. Seçkin savaşçılardan oluşan bir grup deniz yoluyla sızarak "Zikim" askerî üssünün sahiline ulaştı ve kontrolü ele geçirdi. Saldırı topçu ateşiyle desteklendi. Operasyon "İsrail" ordusunda büyük bir şok etkisi yarattı; "İsrail" kayıplarını gizlerken Kassam, operasyonun ayrıntılarını gösteren görüntüler yayımladı.
12 Temmuz'da işgal güçleri Sudaniye sahiline çıkarma yapmaya çalıştı; ancak seçkin "İsrail" birliği önceden hazırlanmış bir pusuya düştü ve geri çekilmek zorunda kaldı. Bu durum, direnişin sahilleri güvence altına alma ve işgal güçlerine karşı kullanma aşamasına geçtiğini gösterdi. Günler sonra Kassam Tugayları büyük sürprizini açıkladı: Üç farklı modelde (keşif, bomba bırakma ve intihar tipi) "Ebabil" insansız hava araçlarından oluşan bir filo tanıttı.
"israil", Kassam'ın gücünü yanlış hesapladığını fark etti. "Çimleri biçme" doktrinini (kapasiteleri zayıflatmak için periyodik savaşlar) benimsediğinden beri, Dayf'ın artık kalın gövdeli meşeler ektiğini ve biçme makinelerinin dişlerinin bu meşelere çarparak köreldiğini anladı.
Bu turda "israil", Kassam'ın artık sadece Tel Aviv'i hedef almakla kalmadığını, yerli üretim roketlerinin Hayfa'ya, işgalin ekonomik başkentine ulaştığını gördü. Rantisi-160 füzesinin hizmete girmesiyle bu niteliksel sıçrama, Kassam'ı karşılıklı caydırıcılıkta ciddi bir aşamaya taşıdı.
O çalkantılı dönemde Batı Şeria ve 1948 topraklarında bir halk ayaklanmasının emareleri belirdi. Direniş, mazlum halkın haklarının tek koruyucusu olarak öne çıktı. Saldırıdan iki hafta sonra Kassam, daha sert bir biçimde "taş intifadasını" yeniden canlandırmaya hazır olduğunu duyurdu:
"Kassam, gençlerimizin eline taş yerine atacakları çeyrek milyon el bombası üretti."
Kara harekâtının başlamasıyla işgalci, yeraltındaki saldırı tünellerinden çıkan Kassam birliklerinin arka hatlarını vurmasıyla şaşkına döndü. Bu operasyonlar, asker Şaul Aron'un esir alınmasıyla taçlandı. Dayf, saldırının 23. gününde şöyle dedi: "Artık savaşın dengeleri değişti… Halkımız güvene kavuşmadıkça bu düşman güven içinde olmayacak."
19 Ağustos 2014'te "İsrail", Mısır arabuluculuğundaki ateşkesi ihlal ederek Şeyh Rıdvan Mahallesi'nde Dallu ailesinin evine beş füze fırlattı ve Genel Komutan Muhammed Dayf'ı hedef aldığını açıkladı. İstihbarat, operasyonun başarılı olduğunu düşündü. Saldırıda Dayf'ın eşi Vedad (27) ve yedi aylık oğlu Ali şehit oldu.
Ertesi gün Ebu Ubeyde video mesajla çıktı:
"Başaramadınız ve yalan söylediniz. Siz, Ebu Halid Dayf'a ulaşamayacak kadar acizsiniz… Taştan başlayıp silaha, ardından fedai eylemlerine geçen; liderliği altında Kassam roketleri tüm vatanı kaplayan Ebu Halid."
Konuşmasında Filistinli müzakere heyetine Kahire'den çekilme çağrısı yaptı ve operasyonların tırmandırılacağını ilan etti. Havayolu şirketlerini Ben Gurion Havalimanı'na uçmamaları konusunda uyardı; stadyumlarda toplu etkinlikleri ve Gazze çevresindeki yerleşimcilere evlerine dönmeyi yasakladı.
İlk kez kuşatma altındaki direniş, işgalci devlete karşı fiilî bir karşı kuşatma uyguluyor gibiydi. Beş gün sonra "İsrail" saldırıları durdurdu.
Maskeli sözcü bu kez kalabalık bir meydanda ortaya çıktı ve şöyle dedi:
"Gazze'den dünyaya açıkça görüldü ki artık yetim değiliz; yetimler büyüdü ve direnişleri güçlendi."
Bu savaşta Dayf, yirmi yıllık hazırlığın meyvesini topladı. Yerli roketlerle on binlerce kişi yerinden edildi, altı milyon kişi sığınaklara girdi. "israilin" itirafına göre 66 asker öldü; ekonomi yüz milyonlarca dolar kayba uğradı.
O yıl Kassam, direniş projesinin olgunlaştığını ve belirleyici savaşın uygun anı beklediğini düşündü:
"Bunun sondan bir önceki savaş olduğuna ve büyük kurtuluş savaşından önceki zafere inandık."
Bu tur, direnişin komuta-kontrol sistemini olgunlaştırdı; kapalı bir bölgede yerli üretim ve mühimmat tedarikinin mümkün olduğunu gösterdi. Zırhlılara karşı savunma kabiliyeti de ortaya kondu.
2015'ten sonra Dayf, üretimden sahaya geçti; tugayların yeniden yapılandırılması ve savaş kabiliyetinin eşitlenmesi için merkezi eğitim sistemini geliştirdi. Kendi kurduğu askerî akademide, özel bir programla askerî bilimler eğitimi aldı.
Bu yapılandırma, özellikle Gazze Tümeni'nin hareketlerini daha net izleyebilen, uzman keşif ve istihbarat birimlerinin kurulmasını sağladı.
Silah üretimi, cephede nöbet tutmak kadar tehlikeliydi. İlkel araçlarla, güvenlik önlemleri olmadan çalışmak, ölümle sürekli burun buruna gelmek demekti.
2014'te tanksavar "Şuvaz" bombasının yeni deneme sürümü hizmete girdi. Kassam savaşçısı Basim el-Ağa, Merkava tankının karşısında yeni nesil bombanın etkisini test etmek için kendini feda etti.
2002'den 2022'ye kadar Kassam'ın üretim birimlerinde 250 işçi şehit oldu. Dayf, ailelerine düzenli maaş bağladı ve onları bizzat ziyaret etti.
Dayf, direniş ile halk arasındaki bağı güçlendirmeye büyük önem verdi. Yaralıların tedavisiyle, gençlerin evlendirilmesiyle yakından ilgilendi hem askerî hem toplumsal bir liderdi.
Kassam komutanlarından Ebu Samir bu durumu şöyle anlatıyor:
"Ebu Halid, biz tabur veya birim komutanlarına aylık 300 ile 1000 dolar arasında bir bütçe verir ve bizden, doğrudan yanımızda çalışan gençlerin ve halkın ihtiyaçlarını gözetmemizi isterdi. Şehit ailelerine ödemelerin banka havalesiyle değil, bizzat elden yapılmasını şart koşardı. Bu, ailelerin hatırını sormak ve ihtiyaçlarını yerinde tespit etmek içindi."
Komutan Dayf, adamlarının toplumun kalbinde özel bir yere sahip olmasına büyük önem verirdi. İşgalcinin politikaları, direniş ile halk desteği arasındaki bağı koparmaya yönelik olsa da Dayf'ın bu ilgisi yalnızca askerî amaçlarla (tugayların toplumdaki yerini sağlamlaştırmak için) sınırlı değildi; aksine silahlı mücadele projesine hizmet eden herkese karşı bir vefa borcu niteliğindeydi. Kassam Tugayları İnsan Kaynakları Sorumlusu şu yorumu yapıyor:
"Komutan, yaralıların tedavi süreçlerine ve gençlerin evlendirilmesine çok büyük önem verirdi. Ebu Halid, askerî komutanlığının yanı sıra sosyal ve eğitimci yönü güçlü bir liderdi."
Öte yandan, bir Kassam üyesinin işgalciyle (israil) iş birliği yaptığı ortaya çıktığında bile Dayf, o kişinin ailesine bakılmaya devam edilmesini sağlardı. Ebu Samir bu konuda bir örneği şöyle aktarıyor:
"Bir keresinde, askerî üretim biriminde çalışan birinin düşmanla bağlantısı olduğu ve üretim süreci hakkında bilgi sızdırdığı tespit edildi. Yargılandı, suçlu bulundu ve idamı beklemek üzere hapse atıldı. Ancak Ebu Halid, 'ailesinin bu ihanette bir suçu yok' diyerek onlara ödenen maaşı kesmedi."
Ebu Samir başka bir hadiseyi ise şöyle anlatıyor:
"İç güvenlik birimi, bir polis memurunun düşmanla iletişim kurduğunu belirledi. Soruşturma sonucunda mahkeme, işten çıkarılmasına karar verdi. O sırada Ebu Halid beni aradı ve Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı ile aramın nasıl olduğunu sordu. İyi olduğunu söyleyince şöyle dedi: 'Senden rica ediyorum; vaktiyle biz aranırken (firari iken) bize evini açan bir kardeşimiz hakkında bakanla konuş. Arkadaşlar onun düşmanla temasını saptayıp görevden uzaklaştırmışlar. Ancak onu gelirsiz bırakmak istemiyorum. Bakanla görüşüp, çocuklarının geçimini sağlayabilmesi için adını sosyal yardım listesine ekletmesini iste.'"
Sessizlik yılları… Silahın yeniden inşası
"Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır." (Prusyalı askerî teorisyen Carl von Clausewitz)
2014'teki moral üstünlüğe rağmen, savaş ve 2013'ten sonra Mısır tarafındaki tünellerin kapatılması, silahlanma üzerinde yıkıcı bir etki bıraktı.
Askerî konsey üyesi Bilal o dönemi şöyle anlatıyor:
"Bu süreçte, yeterli silah olmadığı için Kassam'da askere alım durduruldu. Bu neredeyse 2014'ten sonraydı. Toplandık ve bir envanter çıkardık; her bir grubun (4–6 kişi) elinde yalnızca bir ya da iki silah olduğunu gördük… Oysa Kassam'a katılmak için başvuranların sayısı her yıl 2000–3000 gençten az değildi."
2014'ten sonra Dayf'ın karşı karşıya kaldığı acı gerçek buydu. Direniş ayakta kalmayı ve caydırıcılığı dayatmayı başarmıştı; ancak Mısır sınırındaki tünellerin yıkılmasının ardından savaştan neredeyse "silahsız" çıkmıştı.
İşte burada "sabırlı adam", en tehlikeli stratejik kararını aldı: Kendi içine dönmek. İthalat kapıları kapanmışsa, fabrikalar ve yerli üretim hatları açılmalıydı. Nitekim bu, imalat kanadındaki bir lider olan İyad'a itiraf ettiği hataydı: "Mühimmat üretim hattını durdurmakla büyük bir hata yaptık."
Dayf, 2015'ten 2020'ye kadar olan yılları, arkadaşlarının "iç üretim devrimi" dediği sürece adadı. Gazze, durmaksızın çalışan bir atölyeye dönüştü. Mermi üretim hatları yeniden faaliyete geçirildi; roketler için katı yakıt geliştirildi. 2014'te ortaya çıkan "Ebabil" İHA'larının üretimi yoğunlaştırılarak Zevari ve Şihab gibi daha yeni ve daha tehlikeli nesillere geçildi. Kassam'daki insan kaynakları sorumlusu şunları söylüyor:
"Yetenekli gençler konusuna özel önem verirdi. Bazılarını ziyaret edip çalışmaya kazandırmamızı isterdi; diğerlerini ise burslarla yurt dışına gönderirdi. Bu dosyayı ulusal bir proje olarak görürdü; bu yüzden İnsan Kaynakları Dairesi'ni kurduk."
Bu yıllarda Dayf, uçakların gözünden uzak, yerin altında bir ordu inşa ediyordu; stratejik sabrını sınayan bir süreçti. İki yılda bir "çim biçmekle" meşgul olan "israil"in, kendisinin durdurulamayacak meşeler diktiğini anlamadığını düşünüyordu. An, 2021'de geldi. Olaylar Gazze'de değil, Kudüs'teydi: Şeyh Cerrah meselesi ve Mescid-i Aksa baskınları.
Dayf, yirmi yıldır süren angajman kurallarını ilk kez değiştirmeye karar verdi. Gazze artık yalnızca kendini savunmayacak, Kudüs'ün "kılıcı" olacaktı.
Gölge, sesiyle nadir bir kayıtta ortaya çıktı ve şu uyarıyı yaptı:
"Eğer düşman, Şeyh Cerrah'taki halkımıza yönelik saldırılarını durdurmazsa, biz de eli kolu bağlı durmayacağız; düşman ağır bir bedel ödeyecek."
İşgalci buna inanmadı; boş bir tehdit saydı. Süre dolduğunda Dayf emri verdi. Roketler yalnızca Gazze çevresine değil, Kudüs'e ve Tel Aviv'e doğru fırlatıldı.
Gazze'deki direniş roketlerinin; Batı Şeria, Kudüs, sahil kentleri, Celile ve Üçgen bölgesindeki gösteriler, yürüyüşler ve sivil itaatsizlikle buluştuğu Kudüs'ün Kılıcı Savaşı, son prova oldu. Bu savaş, Dayf'ın sessizlik içinde inşa ettiği roket gücünün boyutunu dünyaya gösterdi. Batı Şeria, Kudüs ve Yeşil Hat bölgelerindeki gösterilerde Filistinlilerin attığı "Kılıç kılıca karşı, biz Muhammed Dayf'ın adamlarıyız" sloganları, Filistin'in işgalciye karşı silahlı mücadele seçeneği etrafında birleşmesinin mümkün olduğunu müjdeledi.
Daha da önemlisi, bu; direnişin, Dayf'ın emriyle Gazze sınırlarının ötesindeki bir sembolü savunmak için ilk kez savaşı başlattığı andı. Dayf, tepki aşamasını geride bırakıp stratejik eylem aşamasına geçtiğini kanıtladı.
Tufan
"Kudüs'ün Kılıcı"ndan sonra Dayf yeniden gölgelerin arasına çekildi. İşgalci, caydırıcılığın sağlandığını ve "çim biçme makinesinin" bir kez daha işe yaradığını sandı. Ancak Dayf başka bir şey görüyordu: Provanın başarıyla geçtiğini… Asıl gösteri için doğru anı kolluyordu. Bölgesel koşullar ona bekleme fırsatı tanımadı; fırsat adeta zorla dayatıldı.
"Kudüs'ün Kılıcı"ndan sonraki iki yıl boyunca, Filistin Yönetimi'nin öncülük ettiği ulusal proje fiilen sona ermişti. Arap başkentleri, Filistin meselesini aşarak doğrudan normalleşme anlaşmalarına yönelmişti. Filistin devleti fikri, hayaller rafından unutulmuş dosyalar çekmecesine kaldırılmıştı. O dönemde dünya, Trump'ın Beyaz Saray'a dönüşüyle birlikte Arap ve İslam dünyasının ağırlık merkezlerinin normalleşme anlaşmalarına katılarak işgal devletini tanımasını bekliyordu. Böylece Filistin meselesi yerel bir soruna indirgenecek; "israil" bunu ya zorunlu göçle ya da tam işgalle dilediği gibi yönetecekti. Bu yüzden Dayf ve arkadaşlarının, çok geç olmadan harekete geçmesi gerekiyordu.
Bölge, Trump'ın Beyaz Saray'a dönüşüyle, "İsrail" ölçülerine göre yeni bir düzene doğru sürükleniyordu. Trump, İran nüfuzuyla kesin bir hesaplaşmayı tercih ediyor; bölgeyi ülkeleri baskı altına alıp "israilin" vesayetine sokarak sakinleştirmeyi, ardından da Çin'le olan kader belirleyici mücadelesine odaklanmayı hedefliyordu.
Dayf, askerî gerçekçiliğiyle çatışmanın artık kaçınılmaz olduğunu gördü. Siyasi bir fırtınanın bölgenin haritasını değiştireceği bu süreçte, projenin ayakta kalmasını sağlayacak bir formül bulması gerekiyordu. 1967 sınırlarında Filistin devletine dair taahhütleri koparmayı makul bir çıkış yolu olarak gördü; bunu "israile" kabul ettirmenin ise yılların hazırlığı ve müttefiklerle koordinasyonun meyvesini toplayacak nitelikli bir askerî operasyonla mümkün olacağına inandı. O anda silah, bir umutsuzluk eylemi değil; siyasi sahneyi yeniden çizmeye yönelik rasyonel bir girişimdi. Otuz yıllık müzakere ve vaatlerin başaramadığını, silah gücüyle mümkün kılmak ve normalleşme kumlarının bölgeyi yutmaya başladığı bir dönemde davanın geleceği için sağlam bir zemin oluşturmak amaçlanıyordu.
Başlangıçta Tufan seçimini alıklaştırmaya dönük yorumlayıcı bir çaba gibi görünen bu sonuç, işgal güçlerinin Yahya Sinvar'a ait eşyalardan elde ettikleri belgeleri yayımlamasıyla sabit bir gerçek hâline geldi. Belgelerde, planın amacının "askıya alınmış hukuku harekete geçirmek", yani Filistin devletinin kurulmasını sağlamak olduğu belirtiliyordu.
Dayf, Tufan kararını ancak Ben Gurion'un güvenlik doktrinini, otuz yıl boyunca süren mücadele ve hazırlıkta tüm imkânları seferber ederek adım adım, ilmek ilmek çözdükten sonra aldı; ardından bu uzun soluklu ve kademeli çözülmeyi son, büyük bir operasyonla yoğunlaştırdı.
7 Ekim 2023 Cumartesi sabahı, Gazze çevresindeki yerleşimciler derin uykudayken, otuz yıldır süren sessizliğin bariyeri kırıldı. Bu sıradan bir patlama sesi değildi; binlerce roketin aynı anda fırlatılmasıyla eş zamanlı yayımlanan bir ses kaydında, gölgenin kendisi dünyaya sesleniyordu.
"Artık buna bir son vermeye karar verdik," diyordu Dayf.
"Bütün Arap ve İslam güçlerinin bu işgali süpürmek için birleşme vakti geldi… Bugün, kimin elinde silah varsa onu çıkarsın; vakti gelmiştir. Silahı olmayan, satırını, baltasını alsın…"
Bu, şifreydi. O anda "Kurbağa Adamlar" (2014'teki Zikim'in 2023 versiyonu) kıyılara çıkarma yapıyor; "İHA'lar" (Ebabil'in 2023 versiyonu) gözetleme kulelerini kör ediyordu. "Hava kuvvetleri" (yamaç paraşütlü savaşçılar) gökyüzünden çiti aşıyor; yerde ve yerin altında ise "Gölge Birimi" yeni "misafirleri" karşılamaya hazırlanıyordu.
O gün, Muhammed Dayf işgal devletinin güvenliğini teminat altına alan kurucu doktrini yerle bir etti. Gündüz vakti Kassam seçkin birliklerinin sınırı aşmasıyla caydırıcılık ilkesi çöktü. Direnişin boyun eğdirildiği vehmi dağıldı. İstihbarat aygıtlarının olup biteni burunlarının dibinde fark edememesiyle erken uyarı ilkesi çöktü; bölge devletlerinin boyun eğdiği istihbarat üstünlüğünün parıltısı söndü. Savaşı dışarıya taşıma ilkesi ise tersine döndü: Gazze çevresindeki yerleşimler birer savaş alanına dönüştü ve "israil", kuruluşundan bu yana ilk kez sınırlarının içinde, cephelerinde değil, içeride savaşmak zorunda kaldı.
"Tufan", bu hikâyenin her bölümünün en görkemli tecellisiydi. Bu, binlerce savaşçıyla kurulan "Haham Tuzağı"ydı. Bu, Yahya Ayyâş ve Cemal ez-Zübde'nin "imalat" ruhunun, ilkel bir bombadan hassas füzeye dönüşmesiydi. Bu, Refah tünellerinin taktik bir geçitten stratejik bir saldırı ağına evrilmesiydi. Bu, 1997 operasyonundaki bilgi yoksunluğunun, çatışma tarihinin en büyük stratejik aldatmacasına dönüşmesiydi. Ve bu, otuz yıl boyunca fırsat kollayan "sabırlı adamın" anıydı.
O gün Muhammed Dayf, işgalin peşinde koştuğu bir hayaletten, tüm bir devletin peşine düştüğü bir kâbusa dönüştü.





