Huzurlu aile yuvasının temeli - İslam'a Göre Aile Hayatı Nasıl Olmalıdır

Huzurlu Aile Yuvasının Temeli... Çocuklarınızı Yetiştirirken Dikkat Edeceğiniz Hususlar... Güçlü Aile Bağları Bize Neler Kazandırır? Huzurlu Bir Aileye Sahip Olmak İçin Neler yapmalıyız... Huzurlu Bir Yuva İçin... Aile Hayatımız.. Müslüman Ailenin Temel Nitelikleri Nelerdir... Ailede Huzur Ve Mutluluk... İslam'a Göre Aile Hayatı Nasıl Olmalıdır? Mutlu Bir Aile Nasıl Olur ? Huzurlu Bir Aile Hayatı İçin Neler Gereklidir? Mutlu Aile Olmanın Şartları Gibi Soruların Cevabını Haberimizde Bulabilirsiniz...

23.02.2022 15:03:16 / İslam
Destek için 

Her mü’min için en kıymetli nasip, evlendiği kimsenin amel-i sâlih sahibi, müttakî bir kimse olmasıdır.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“...Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.” (Mâide, 5)

Resûlullah buyurdular:

“Kadın, dört sebepten biri için nikâhlanır: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen (diğerlerini geç), dindar olanı seç. (Aksi hâlde) sıkıntıya düşersin.” (Buhârî, Nikâh, 15; Müslim, Radâ, 53)

Hangi devirde olursa olsun, evlenecek kimselerin eş seçiminde dikkat ettikleri ölçüler, ekseriyetle; güzellik, soy-sop, zenginlik ve dindarlık olmuştur. Peygamber Efendimiz ise, evlenecek kimselere, eşlerini; güzellik ve zenginlik gibi nefsi cezbeden geçici sebeplerle değil, îman ve ahlâk gibi temel mânevî vasıflar sebebiyle tercih etmelerini tavsiye buyurmaktadır.

Güzellik, zenginlik ve nesep gibi hususlar, her an geçerliliğini kaybedebilecek olan maddî ve izâfî kıymetlerdir. Hakîkaten güzellik, günün birinde son bulur. Nitekim âyet-i kerîmede; “Kime uzun ömür verirsek, Biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?” (Yâsîn, 68) buyrulmaktadır.

Mal-mülk de, ya tükenir ya da bir felâket neticesinde yok olup gidebilir. Yine nesep de, hiç akla gelmedik sıkıntılara ve eşler arasında huzursuzluğa yol açabilir.

AİLE YUVASININ TEMELİ
Hâlbuki ibret ve hikmet nazarıyla bakıldığında, dînî duyguların ve îman gücünün, yani dindarlığın, âile için sürekli bir huzur ve saâdet kaynağı olduğu görülecektir. Çoğu kimse dindarlığı, sadece zor zamanlarda ve kara günlerde muhtaç olunan, mutluluk anlarında ise kendisine ihtiyaç duyulmayan bir vasıf sanmaktadır. Oysa dindarlık, her zaman ve her türlü şartlar altında insanı kulluk istikâmetinde tutan, sabır ve şükür ahlâkıyla da gönüllerin dengesini muhâfaza eden, dâimâ geçerli ve lüzumlu bir meziyettir.

Nitekim genç bir hanım için, hayatını Âlemler Sultânı Efendimiz’in yaşadığı şekilde tanzim etmeye çalışan, O’nun güzel ahlâkı ile ahlaklanmanın gayreti içinde olan, dolayısıyla âile değerlerine hürmetkâr bir beyden daha kıymetli ne olabilir? Üstelik Resûl-i Ekrem Efendimiz:

“Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlarınızdır.” (Tirmizî, Radâ, 11) buyururken, bir hanım için, gönlü Allah ve Rasûlüʼnün muhabbetiyle dolu bir beyden daha kıymetli bir nasip düşünülebilir mi?

Aynı şekilde bir erkek için de, ümmetin anneleri gibi sâliha bir hanım olma gayretiyle müzeyyen bir hayat arkadaşından daha değerli ne olabilir? Zira Resûlullah Efendimiz’in beyânıyla:

“Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, sâliha bir kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)

Bu sebeple her mü’min için en kıymetli nasip, evlendiği kimsenin amel-i sâlih sahibi, müttakî bir kimse olmasıdır. Sâlih erkek, huzur sarayının sarsılmaz direği; sâliha kadın da, saâdet bahçelerinin en kıymetli tezyînâtıdır. Takvâ üzere yaşanan bir âile hayatı da, kulu ilâhî muhabbete götüren müstesnâ bir köprüdür.

GÜÇLÜ AİLE BAĞLARI BİZE NELER KAZANDIRIR?

Güçlü Aile Bağları Bize Neler Kazandırır?

Sağlıklı ve güçlü bir âile yapısının kurulabilmesi için nelere dikkat etmeniz gerekiyor? İşte cevabı...
Öncelikle âilede saâdet, iki taraflı gerçekleştirilebilecek bir husustur. Bunun temelini:

Birbiriyle iyi geçinmek,
Anlayışlı ve olgun davranmak,
Fedâkâr olmak, oluşturur.
Bunlar da bilhassa ahlâkî fazîlet, dirâyet, zekâ, samîmiyet, ve karşılıklı hassâsiyet ile mümkündür. Yine eskilerin “hüsn-i muâşeret” dedikleri, iyi geçinmek için iki tarafta da şu beş özellik bulunmalıdır:

Dindârlık,
Fazîlet,
Muhabbet,
Merhamet
Sadâkat.
Bu vasıfların karşılıklı olarak kadında da erkekte de bulunmasının zarûreti, her gün yaşanan âile faciaları vesîlesiyle de daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

BÜTÜN GÜZEL VASIFLARIN TEMELİ

Toplumda olduğu gibi âilede de dindârlık ve fazîlet, bütün güzel vasıfların temelidir. Dînin doğru ve güzel bir şekilde yaşandığı, ahlâkî fazîlet ve meziyetlerin sergilendiği yuvalar, insanlara iki dünya saâdeti bahşeder. Aksine dinden uzaklaşılan ve ahlâkî zaaflara düşülen hâllerde, bundan âile fertleri zarar göreceği gibi toplum da çok büyük yaralar alır. Burada dindârlık hususunu doğru anlamak lâzımdır. İnsan hem dindâr hem de kaba, geçimsiz ve nezâketsiz olamaz. Çünkü dîn-i İslâm, baştan sona nezâket, zarâfet ve nezâfetten ibarettir. Yani güzel edeptir, güzel edeptir, güzel edeptir… Şairin dediği gibi:

Edep bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan

Giy ol tâcı, emîn ol her belâdan…

Hazret-i Mevlânâ buyurur: “Aklım kalbimin kulağına eğildi ve sordu: «–Din nedir?»

Kalbim de şu cevabı verdi: «–Din, edepten ibarettir.»”

Muhabbete gelince, o da, âilenin mayası ve gıdasıdır. Muhabbetin azaldığı ve hoyratça yıpratıldığı hâllerde, âile de sallanmaya başlar. Muhabbet de, iki taraflı olmalıdır. Zira muhabbet, kalpleri fizikteki birleşik kaplar misâli, tesir alış verişine müsait hâle getirir. Kişi, sevdiği kadar sevilir. Diğer taraftan muhabbet arttıkça, davranış ve sözler de incelmeli, nezâket, zarâfet ve hürmetle süslenmelidir. Muhabbet, kesinlikle laubâliliğe dönüşmemeli, belli bir edep çerçevesi dâima gözetilmelidir. Muhabbet, merhamet vebenzeri bütün duygular, hep itidal üzere olmalıdır. Muhabbetin aşırısı zarar verdiği gibi, sevdiklerimizi muhabbetten tamamen mahrum etmek de, onları, başka yerlerde bu duygularını tatmin etmeye yöneltebilir.

Muhabbetin nefsânî plâna münhasır hâlde bulunup haddi aşması, şiddetli kıskançlık ve baskıya yol açtığı gibi, azalması da ihmale sebep olur. Bu iki hâl, âile yuvası için birer âfettir.

EN MERHAMETLİ ANNE VE BABA EVLADINI SABAH NAMAZINA KALDIRANDIR

Aynı şekilde merhamet de aşırılık ve ihmalden uzak olmalıdır. Merhametin aşırısı, insanı zaafa düşürür, zararlı ve yıkıcı hatâlara karşı bile hoşgörülü olmaya yönlendirir. Bu merhamet değil, ancak kalbin bir zaafıdır. Diğer taraftan merhametin azlığı da kalbe katılık verir, kişiyi zulüm ve zorbalığa sürükler. Orta yollu tatlı-sert bir kıvamda olan merhamet ise, verimli olur ve yuvaya saâdet getirir. En merhametli anne-babalar, birbirlerini ve evlâtlarını sabah namazına kaldıranlar ve her bakımdan ciğerpârelerini âhiret saâdetine hazırlayanlardır.

Sadâkate gelince, o da iki tarafın birlikte ihtimam göstermesi gereken hususlardan birisidir. Sadâkat, kelime mânâsı itibariyle doğruluk demek olup insanın sözünde ve işinde doğru olması, yalan söylememesi demektir. Şüphesiz evliliğin sıhhati açısından eşlerin birbirlerine her hâlükârda doğruluk üzere devam etmesi, aradaki güveni zedeleyecek söz ve davranışlardan uzak durması, evliliğin sıhhat ve devamı açısından çok ehemmiyetlidir.

EŞLER ARASINDA SADAKÂTİN ÖNEMİ

Yine erkek ve kadının birbirlerine sâdık olmaları, başka insanlara gözlerinin ve gönüllerinin kaymaması da evliliğin selâmeti bakımından olmazsa olmaz şartlardan biridir. Bu tür tehlikelere düşmemek için İslâm’ın birbirine yabancı kadın ve erkek münâsebetleri hakkında koyduğu esâs ve kâidelere hassâsiyet gösterilmesi şarttır. İnsanları şüphe, zan, dedikodu ve vesveseye düşürecek davranışlarda bulunmak, hem kişinin şeref ve itibarını zedeler, hem de âile yuvasını tehlikeye düşürür.

Sadâkat ve bağlılığın bir diğer tezahürü ise, iki tarafın da birbirlerinin ana ve babalarına karşı gâyet hürmetkâr ve hizmet ehli olmalarıdır. Bu itibarla gelin olan hanım kızlarımız ve damat olan delikanlılarımız, kayınvâlide ve kayınpederlerine kendi anne-babaları gibi alâka göstermelidirler. Yarın kendileri de aynı noktada olacaklardır. Eğer hatâlı davranırlarsa, eskilerin tabiriyle: “Men dakka dukka!” yani: “Kim hile yaparsa hileye uğrar.” daha doğrusu “Eden bulur.” sözünün bir muhatâbı da kendileri olur. Yani yapıp ettiklerini kendileri de günün birinde aynen karşılarında bulurlar.

Çocuklarınızı Yetiştirirken Dikkat Edeceğiniz Hususlar

Günümüzde televizyon, internet, moda bağımlılığı bir tiryâkilik hâlinde. Moda; âvâre bir taklit hastalığıdır. Kandırmaca reklâmlar, modanın maskara bir vâsıtasıdır. Müʼmin, bu tuzaklara düşmemelidir. Müʼmin, zamâne modalarıyla irâdesini şekillendiren bir robot olmamalıdır. Zira İslâmʼda ahmaklığa yer yoktur.
Kadın ve çocukların, dînî, ahlâkî bakımdan olgunlaştırılması; onların dünya ve âhiret saâdetlerine sebep olacak şekilde terbiye edilmeleri erkeğe ait mühim vazifelerdendir. Nitekim bu vazîfe Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyân buyurulmaktadır:

“Ey îman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyunuz…” (et-Tahrîm, 6)

Bu vazifenin çerçevesi, herkesin bulunduğu mevkî ve imkânlar ölçüsünde, eş ve çocuklardan başlayarak, evde bulunan hizmetçiler, komşu ve akrabalar, okul, hattâ kademe kademe bütün memleketi içine almaktadır. Çünkü âileler, içinde bulunan dış çevreyi oluşturduğu gibi etraftan da tesir alırlar.

Bir baba, âile fertlerinin Kur’ân-ı Kerim eğitimine ehemmiyet vermeli, yavrularına ibadet şevkini tattırmalıdır. Diğer taraftan dünya ve âhirete dâir yol-yordam, usûl ve edepleri de öğretmesi zarûrîdir. Bu çerçevede evlâtlarını, okul çağına geldiğinde yaz kurslarında, ardından da ilköğretimin bitişiyle birlikte Kur’ân-ı Kerim kurslarında mutlaka okutmalıdırlar. Bilhassa kız çocukları için bu daha da elzemdir. Unutmamalı ki bir anne-babanın, çocuklarına bırakabileceği en kıymetli miras, âhiret mirasıdır. Yavrularını hâfız yapan, Kur’ân kültürüyle tezyin eden anne-babalara ne mutlu!

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Kim Kur’ân-ı Kerîm’i okur ve onunla amel ederse, kıyâmet günü ebeveynine bir tâç giydirilir. Bu tâcın nûru, güneşin dünyâdaki bir eve konulduğunda vereceği ışıktan daha güzeldir. Öyleyse, Kur’ân-ı Kerîm ile bizzat amel edenin nûru nasıl olur? Bir düşünün!” (Ebû Dâvûd, Vitr, 14) [1]

KOLEJLER İÇİN HARCANAN EMEK, KUR'AN KURSLARI İÇİN HARCANMIYOR

Bugün yabancı bir lisân öğrenmek için bin bir emek verilip kolejler arasında kıyaslar yapılıyor, hiçbir masraftan da kaçınılmıyor. Buna karşılık Kur’ân kurslarını göz ardı etmek -hattâ küçümsemek- yavrularımızı o ilâhî kelâmdan ve onun rûhâniyetinden mahrûm bırakmak, ne hazin bir durumdur. Hâlbuki en güzel muvaffakıyet; öldükten sonra mânevî hayâtımız için akar temin edecek, arkamızdan duâcı olacak, hayırlı bir nesil bırakmaktır.

Çocuklarımız, Kur’ân’ın bereket ve feyiz dolu ikliminden, bilhassa peygamberlere ait kıssalardan ve bu kıssalardaki ilâhî mesajlardan haberdâr yetişmelidir. Şu âhir zamanda yavrularımızın rezalet çukurlarından ve dinsizlik âfetinden kendilerini koruması için böylesi bir îman heyecanı ile takviye edilmeleri elzemdir. Bunun için Kur’ân eğitimi yanında Allah Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in siyeri, yani mübârek ve örnek hayatı üzerinde de yoğunlaşılmalıdır. Çünkü O, örnek ve müstesnâ yaşayışıyla Kur’ân’ın en canlı tefsîridir. Peygamber Efendimiz’in hayatı ile bütünleşmek ve onun sünnetlerini hakkıyla tâlim edebilmek için de, yaşayış ve ahlâk itibâriyle Allah Rasûlü’nün izinden yürümeli, O’na benzemeye çalışmalıdır.

ÇOCUKLARIMIZI İNTERNETE VE TELEVİZYONA KURBAN VERMEMELİYİZ

Babaların ve annelerin vazifelerini aksatmaları ve evlâtlarına gerekli mânevî eğitimi vermemeleri neticesinde göz nûru yavrularımız, kötülüğe teşne olan medyanın çocuğu olarak maddeci bir zihniyetle büyümektedir. Onları âdeta televizyon emzirmekte, saçlarını televizyon şekillendirmekte, duygu ve hayallerini televizyon belirlemektedir. Böyle olunca anne-babaya, sadece onların isteklerini yerine getirme uşaklığı düşmektedir. Hele televizyon, internet vesâire imkânlarıyla kötü program ve ahlâk dışı çukurlara düşen çocuklarımızın durumları, içler acısıdır. Yürekleri parçalayan bu hâllere râzı olmak, anne ve babalar için hesabı verilemeyecek bir azap sinyalidir.

En basitinden Müslüman bir çocuk, ne esef vericidir ki, birçok yerli-yabancı sporcu ve artistlerin hayat hikâyelerini dahî ezberleyip onları örnek alıyor, onlara benzemek için çırpınıyor. Ancak hakîkat ve saâdet yolunun rehberleri olan peygamberlerin isimlerini bile bilmiyor, onları tanımıyor, onların güzel ahlâkına yabancı olarak büyüyor ve onlar hakkındaki Kur’ânî mesajlardan ibret alamıyor. Bu hazin gerçeğin mânâsı, çocuklarımızı biz değil, yabancılar eğitiyor demektir. Yani maddesini büyütme yükü anne-babalara, ruhlarını yönlendirme ise yabancılara ait oluyor. Külfeti anne-babalar çekiyor, menfaati yabancılara kalıyor.

Onlar bu kültür ve eğitim galibiyetini ellerinde tuttukça bu hâl, yarın onlar tarafından bize karşı başka galibiyetlere kadar gider, Allah korusun. Onun için evlâtlarımızı çağın en amansız kültür savaşları ve eğitim kavgaları arasında eğitmede tarih önündeki imtihanımızı yine başarıyla mühürlemeliyiz. Kendi şeref ve haysiyetimize göre onları yetiştirmeliyiz. Ruh dünyasından giyim kuşama kadar evlâtlarımız, kendi kök ve gövdeleri üzerine yeşermelidir.

KADIN VE ERKEĞİN TESETTÜRE RİAYET ETMESİ

İslâm, insanlık haysiyetine uygun giyinmeye dâir bâzı kâideler getirmiştir. Bunlardan biri, kıyâfetin vücut hatlarını ortaya çıkaracak derecede dar veya şeffaf olmamasıdır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe’nin kardeşi Esmâ’nın ince bir elbise giydiğini görünce, başını çevirmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey Esmâ! Bülûğa erdikten sonra kadınların, -yüzüne ve eline işaret ederek- şu ve şundan başka bir yerinin görülmesi doğru olmaz.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 31)

Bu husus, İslâm’ın kadınlık şeref ve haysiyetini rencide eden davranışları engellemek için koyduğu temel kâidelerdendir. Kadınların yaratılış itibariyle sahip oldukları bu fazîlet ve şerefe gölge düşürmemek de kadın-erkek iki tarafın birlikte ve titizlikle riâyet edecekleri hususlardan birisidir.

Diğer taraftan bülûğ çağına ulaşmadan önce, erkek ve kız çocuklarının odalarını ayırmak da çocuklarımızın mânevî olgunlaşmaları ve şahsiyetlerinin oturması için dikkat edilecek hususlardan birisidir.

[1] Bu hadîsi, Gönenli Mehmet Efendi, bir hâfızlık cemiyeti vesîlesiyle zikretmiştir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Huzurlu Aile Yuvası, Erkam Yayınları  İslam ve İhsan