Memur-Sen Kadınlar Komisyonu: İstanbul Sözleşmesinin ideolojik ruhundan arınmalıyız

"Aile ve Kadın Politikalarına Bir Paradigma Önerisi" adlı raporu kamuoyu ile paylaşan Memur-Sen Kadınlar Komisyonu Başkanı Sıdıka Aydın, Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmekle, derin bir kültürel işgal badiresini atlattığını söyledi.

01.07.2021 18:10:05 / Güncel / Ankara Haberleri
Destek için  Haberin Videosunu İzle

Ankara'da düzenlenen basın toplantısında konuşan Memur-Sen Kadınlar Komisyonu Başkanı Aydın, ailelerin yıkımına neden olan İstanbul Sözleşmesinden çekilmenin yeterli olmadığını belirterek sözleşmenin ideolojik ruhundan da tamamen arınmak gerektiğini söyledi.

Kamuoyunda tartışmalara sebep olan İstanbul Sözleşmesi sonrası Kadın ve Aile Politikalarını analiz ederek şiddetten arındırılmış bir toplum arayışına katkı sunmak için Memur-Sen Kadınlar Komisyonu, tarafından hazırlanan "Aile ve Kadın Politikalarına Bir Paradigma Önerisi" adlı rapor Memur-Sen Genel Merkezi'nde düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyu ile paylaşıldı.

Raporun kamuoyuna tanıtıldığı basın açıklamasında konuşan Memur-Sen Kadınlar Komisyonu Başkanı Sıdıka Aydın, Kadın ve Aile Politikalarını analiz ettiklerini, şiddetten arındırılmış bir toplum arayışına katkı sunmasını hedefledikleri "Aile ve Kadın Politikalarına Yeni Bir Paradigma" isimli raporlarını açıklayacaklarını aktardı.

"Sözleşmenin kaldırılması herhangi bir boşluk oluşturmadı"

Aydın, "Memur-Sen Kadınlar Komisyonu olarak İstanbul Sözleşmesine dair tartışmaların sağlıklı bir zeminde yürütülmesi ve bu tartışmaların çözüm üretme kapasitesine erişmesi için ilk günden beri taraf olduk. Malumunuz Sözleşme, yol açtığı toplumsal rahatsızlık ve demokratik talepler doğrultusunda, 20 Mart 2021 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı'yla Türkiye bakımından feshedildi. Sözleşmenin kaldırılması herhangi bir boşluk üretmediği gibi; olumlu bir adım olmuştur. Kadınlar Komisyonu olarak feshin hemen akabinde konuyu etraflıca ele almak için bir çalışma başlattık. Bugün kamuoyu ile paylaşacağımız rapor mart ayında başlayan uzun soluklu çalışmamızın neticesidir. Raporumuz üç ana güzergâh üzerinden şekillenmiştir. İlk olarak toplumsal cinsiyet paradigmasının şekillendirdiği ulusal mevzuat incelenmiştir. Akabinde yasal statüsünden, devletin müdahalesine değin aile kurumu mercek altına alınmış ve son olarak üzerinde çokça konuşulan ancak detaylı olarak ele alınmayan şiddet olgusu irdelenmiştir." dedi.

"İstanbul Sözleşmesinden çekilmek yeterli değildir"

Karşı karşıya olunan temel problemi Aydın, şu şekilde izah etti:

Türkiye İstanbul Sözleşmesi'nin şeklen feshiyle yetinecek midir? Yoksa ruhen de feshini sağlamaya yönelik adımlar atarak, cinsiyet ve aile konularında özgün, özgür, toplumsal değerlerle barışık ve dengeli bir yaklaşımla yeni çözümler üretmeye mi çalışacaktır? Sözleşmeye dayanılarak ulusal mevzuatta yapılan bütün düzenlemeler, programlar, uygulamalar ve kurumlar fesihten sonra da devam etmektedir. Sözleşmenin feshi sebebiyle ulusal mevzuatta henüz bir değişim yaşanmamıştır. Bununla birlikte, sözleşmenin mevzuata ve politikalara sinen ruhu nedeniyle olumsuz etkisi sürmektedir. Bu bağlamda sözleşmeden çekilmek yeterli değildir. Mevzuatın ve kurumların sözleşmenin ideolojik ruhundan ve zihniyetinden arındırılması gerekmektedir. Bugün, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü vizyonundan, kadına yönelik şiddetle mücadele ulusal eylem planlarına, halen yürürlükte olan Kadının Güçlenmesi Strateji Belgesi ve Eylem Planından, 6284 Sayılı Kanun'a değin toplumsal cinsiyet paradigması halen mevzuattaki etkin durumunu muhafaza etmektedir. Şu bir gerçektir ki; Türkiye, İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmekle, derin bir kültürel işgal badiresini atlatmıştır. Ancak görüldüğü üzere toplumsal cinsiyet ideolojisini ana akımlaştırmayı hedefleyen yaklaşım varlığını sürdürmektedir.

"Anayasanın kurgusu içinde aile, öncelikle kamusal bir kurumdur"

Kadın-erkek ve aile olgularını ilgilendiren mevzuatın, toplumsal değer ve gerçekliklerden uzak, ahenksiz olduğunun görüldüğünü aktaran Aydın, "Anayasanın kurgusu içinde aile, öncelikle kamusal bir kurumdur. Medeni Kanun'da ise net bir aile tanımı yoktur. Farklı kapsamlar için farklı tarifler sunulmuştur. Tanımsızlığın avantajı, çok dar bir aile imajının dayatılmamış olmasıdır. Dezavantajı ise ailenin yasal statüsü ile duygusal anlamı arasında kapatılmamış bir boşluk bırakmasıdır. Bu boşluk, aileye ilişkin sakıncalı politikaları meşrulaştırma tehlikesini doğurmaktadır. Hukuken net bir tanımdan mahrum olan fakat duygusal anlamda da son derece yüklü olan aile kurumu, müdahaleye fazlasıyla açık hale gelmektedir. Aileyle ilgili temel problem; devletin hangi yönde müdahale edeceğine değil, hangi noktalarda müdahale edip etmemesi gerektiğine ilişkindir. Kanaatimizce devlet, çiftlerin sözleşme ve anlaşma hürriyetlerini tanımama anlamına gelecek müdahaleler yapmamalıdır. Aile konusunda geliştirilmesi gereken en yüksek duyarlılık, aileye dışarıdan müdahalenin kısıtlanması olmalıdır." ifadelerini kullandı.

Memur-Sen Kadınlar Komisyonu Başkanı Sıdıka Aydın

"Kadına yönelik şiddet modernizmin getirdiği rol karmaşalarının sonucudur"

Aydın, "Bugün İstanbul Sözleşmesi feshedildi ancak sözleşmenin en büyük vaadi olarak lanse edilmesine rağmen önleyemediği şiddet olgusu maalesef devam etmektedir. Kadına şiddet bir vakıadır; modernizmin getirdiği rol karmaşalarının sonucudur. Türkiye'nin aile krizinin kökeninde rol karmaşası, rol karmaşasının kökeninde ise kültür buhranı vardır. Kültürel ahengini kaybetmiş bir toplumda güvencesiz kalan kadınlar sıklıkla şiddet mağduru olmakta, özellikle kanun nezdinde güvenceler bulduklarında ise erişebildikleri imkanları şiddet faili olmak yönünde kullanabilmektedir. Şiddeti hukuki olarak mercek altına aldığımızda, açık bir tanım noksanlığı söz konusudur. Oysa bir sorunun çözülmesinin ilk basamağı, kavramın hukuki olarak tanımlanmasıdır. Zira bir olguya el atılırken en önemli aşama tanımdır. Türk Ceza Hukuku geleneğinde soyut olarak şiddet suçu bulunmamaktadır. Haliyle şiddetin doktriner bir tanımı da bulunmamaktadır." şeklinde belirtti.

"Kadına şiddet konusu söylemsel despotizme dönüşmüş durumdadır"

Açıklamasının devamında Aydın, şunları aktardı:

Son on yıldır Türkiye hukuki tanımdan yoksun, bir o kadar da yoğun şiddet tartışmalarına teslim olmuş durumdadır. Şiddetin bir gerçeklik olması, tartışmaların zeminine ve yöntemine dair eleştiriler getirmeyi fazlasıyla zorlaştırmaktadır. Yöntemsel eleştiriler, radikal feminist reaksiyona çarparak, erillik, hatta şiddet yanlılığıymış gibi gösterilmekte, savuşturulmaktadır. Şiddet, özellikle de kadına şiddet konusu bir söylemsel despotizme dönüşmüş durumdadır. Şiddetin sahici ve makul yollarla çözümlenip bertaraf edilmesini zorlaştıran da budur. Şiddete yaklaşımda en büyük hata, mücadeleye parçacı yaklaşılması ve odağın doğru belirlenmemesidir. Kadına şiddet vurgusu, bilinçli veya bilinçsiz olarak erkeklik karşıtlığı üretmekte, kadın-erkek çatışmalarını azaltmak şöyle dursun, arttırmaktadır. Bu rapor, öncelikle şiddete bütüncül yaklaşmayı, şiddetle mücadelede illa ki bir odak belirlenecekse de çocuğun öncelenmesini önermektedir.

"İstanbul Sözleşmesi'yle aynı frekansta olan, toplumsal cinsiyet ideolojisine dayalı bütün mevzuat ayıklanmalı ve tasfiye edilmelidir"

Bu genel çerçeve içerisinde somut önerilere örnek veren Aydın, "İstanbul Sözleşmesi'yle aynı frekansta olan, toplumsal cinsiyet ideolojisine dayalı bütün mevzuat ayıklanmalı ve tasfiye edilmelidir. İstanbul Sözleşmesi'nin ulusal uygulama yasası olan 6284 Sayılı Kanun ilga edilmelidir. Şiddetle mücadelede dengesizlik oluşturmayacak, kapsamlı, probleme bütüncül ve yapısal yaklaşan yeni ve daha etkili bir yasa çıkarılmalıdır. Şiddetin kök sebeplerini araştırmak ve ortadan kaldırmak, şiddeti artıran söylem ve yaklaşımları tespit etmek, şiddetle mücadeleyi koordine etmek ve izlemek üzere, yeni paradigmayı hayata geçirecek nitelikte bir komisyon kurulmalıdır. Öne çıkardığımız anlayışa uygun olarak şiddeti önleme ve şiddet mağdurlarını koruma mekanizmaları, cinsiyetçi yaklaşımdan uzak, etkili ve adil bir şekilde dizayn edilmelidir. İyi niyetli olsa dahi müdahalenin aile kurumunu kırılganlaştırdığı bilinmeli, kamu gücünün aileye müdahalesi istisnai düzeyde tutulmalıdır. Aileyi ilgilendiren düzenlemeler aileyi kamu kurumu olarak konumlandırmamalıdır. Ailelerin sivil, özgür ve özgün yapısına saygı duymalı, bu yapıyı korumaya özen göstermelidir. Devletin aileye duyarlı politikalar geliştirmesi aile politikaları açısından kırmızı çizgi olmalıdır. Modern hayatın getirdiği çalışma koşulları karşısında aileye duyarlı çalışma düzeni güçlendirilmeli, iş-aile hayatı uyumu artırılmalıdır. Evlilik teşvikinden aile yardımına, doğum izninden süt iznine, bakım hizmetlerinden aile dostu vergilendirmeye kadar bütün alanlarda aileyi güçlendirecek politikalar geliştirilmelidir. Evlenmenin sözleşme hukuku kapsamına alınması, Medeni Kanun'un da bu mantıkla hazırlanması devletin atması gereken en önemli adımlardandır. Kamu organları feminist yönlendirmelerden sıyrılmalı, ailenin korunmasında toplumsal cinsiyet ideolojisinin ötesinde bir yaklaşım benimsemeli, Devlet, kadın ve aile politikalarının birbirini zayıflatan iki alternatif olarak gösterilmesine dayanan ideolojik baskıdan azade hareket etmelidir." ifadelerine yer verdi.

Devletin şiddetle mücadele ve aileye müdahale konularında yeni bir paradigmaya ihtiyacının olduğunu belirten Aydın, "Paradigmanın inşası için toplumsal istişare kanalları sonuna kadar açılmalı, sosyal paydaşlar, sendikalar, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve ilgili kurum, kuruluş ve kişiler istişare süreçlerinde yer almalıdır. Bu bağlamda bugün kamuoyuna ilan edilecek olan Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele 4'üncü Ulusal Eylem Planının hazırlık sürecinde sosyal diyalog mekanizmalarının işletildiğini söylemek pek de mümkün değildir." dedi.

Yapılan açıklamanın ardından ise Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Emir Kaya, "Aile ve Kadın Politikalarına Yeni Bir Paradigma" adlı bir sunum gerçekleştirdi. (İLKHA)













Haberin Videosunu İzle
İlgili Videolar