"Medeni Kanun rehabilite edilmeli"

Cumhuriyetin ilanıyla lağvedilen İslam hukukunun yerine İsviçre’nin Hristiyan toplumuna ait kanunlarının ithal edilip, adına medeni kanun denilerek Müslüman halka yarlanmasının üzerinden 90 yıldan fazla bir zaman geçti. Toplumu Batılılaştırma hayalinden gelinen aşama ise aile kurumunun giderek zayıflatıldığı, kültür ve geleneğin değersizleştirildiği, hlaksızlığın yaygınlaştırılmaya çalışıldığı günlere geldik. Uzmanlar bu gidişe artık bir dur demenin vakti, diyor.

Ekleme: 18.02.2020 07:00:48 / Güncelleme: 18.02.2020 19:38:40 / manşetler
Destek için 

Mehmet Sait Çelik –ANKARA

Avukat Bozdaş, Türk Medeni Kanunu başta olmak üzere, 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, İstanbul sözleşmesi ve Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi'nin (CEDAW - Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women) aileyi dağıttığını belirtti.

"İSVİÇRE KANTONLARININ HUKUKU, TÜRK KANUN-İ MEDENİ’SİNE GÖRE DAHA MUHAFAZAKÂR"

Bozdaş, "Cumhuriyetin ilanı ile birlikte sistemin, özellikle laikliğin de bir gerekliliği olarak, kaynağını dinden, dini yaşamdan ve hatta dini yaşamla özdeşleşmiş kültürel yaşamdan alan tüm kanunları mülga ettiğini ve yeni bir hukuk sistemi arayışı içinde olduğunu görüyoruz. 1926 yılında, İsviçre Medeni Kanunu’nun sadece 41 maddesini benimsemeyip geriye kalan 937 maddesini de olduğu gibi tercüme eden dönemin siyasi iradesi; aslında toplumsal dönüşümün yani çağdaşlaşmanın Avrupa’ya benzeyerek gerçekleşeceği inancını taşıyordu ve bu anlamda yürürlükteki tüm mevzuatını kodifiye etmekten çekinmedi." dedi. Temel ve esas alınan İsviçre Kanunlarının, Türk Medeni Kanunu'na göre daha muhafazakâr olduğunu söyleyen Bozdaş, "O dönemde oluşturulan kişi, aile, miras gibi en temel hakları düzenleyen ve toplumun sürekli pratiği içerisinde olduğu kanun; bir başka toplumun kanununun tıpkısıydı hatta daha ilginci, kaynak kanun olan İsviçre kantonlarının hukuku, Türk Kanun-i Medeni’sine göre daha da muhafazakardı. Zaten o muhafazakâr kısımlar da olduğu gibi kodifikasyona yansıtılmadı veya çevrilmedi. Dönemin meclis zabıtları okunduğunda asıl gayenin Batılılaşmak veya modernleşmek olduğu net bir şekilde anlaşılacaktır. Bu anlamda hukuk da toplumu şekillendirme aracı olarak kullanılmıştır. Türk Kanun-i Medenisi’ne bu gözle bakmak gerekir. 2001 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu da söz konusu çizgiyi korumuştur." ifadesini kullandı.

"CEZAYA RAĞMEN BİRÇOK İSLAMİ HÜKÜM DEVAM EDİYOR"

Medeni kanunun tarihsel sürecini anlatan Bozdaş, şu ifadeleri kullandı: “Medeni Kanun'un tarihsel sürecine bakıldığında, ilk medeni kanun, Ahmet Cevdet Paşa’nın hazırladığı Mecelle-i Ahkam-i Adliye olarak kabul edilir ve Mecelle kaynağını uygulamalardan, uygulamalara dayanan içtihatlardan alır. Modern medeni kanunlar ise uygulamayı ve toplumsal gerçekliği kanun çizgisine getirerek dizayn etmişlerdir. Evlilikte, miras paylaşımında dini temelli uygulamalar, yerini mevcut uygulamalara bırakmıştır. Buna rağmen geride bırakılan 90 yılda halen bazı sorunların çözülmediği görülmektedir. Örneğin yaygın olan dini nikah uygulaması, cezai hükümlere rağmen devam etmiş ve neticeten müftülere de nikah kıyma yetkisi verilmek durumunda kalınmıştır. Bu anlamda çelişkinin net bir şekilde görülmesi gerekir. Yine, Anadolu’nun pek çok yerinde halen miras paylaşımı İslam Hukuku'na göre yapılmaktadır. Bu da toplumsal gerçekliğin bir tezahürüdür. Genç yaşta evliliklerden kaynaklanan sorunlar da toplumun bir gerçekliği olarak sürmektedir. Kanun'un izin verdiği yaş sınırının altında yapılan evlilikler, evlilik birliği devam ederken ve hatta taraflar çocuk sahibi dahi olmuşken aile yaşantısı bu kez de ceza hukuku tarafından sekteye uğratılmaktadır.”

"TÜRKİYE’NİN, ANNE VE BABASI BOŞANMIŞ BİR KUŞAK TARAFINDAN YÖNETİLECEĞİ GÜNLER GELMEKTEDİR"

CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi ile boşanmaların çocuk oyuncağı haline getirildiğine dikkat çeken Bozdaş, "Mevcut Medeni Kanun ve bileşenleri açısından kutsal sadece kişidir, bireydir, kesinlikle aile değildir. Bu minvalde de önce CEDAW sonrasında da İstanbul Sözleşmesi'ne taraf olunması, bu pratiği gözler önüne sermiştir. Aile kurumunun değersizleştirilmesi, boşanmaların çocuk oyuncağı haline gelmesine sebep olmuştur. Aile, suiistimal kurumu hatta maddi olarak ölçülebilir, menfaate dayalı bir kurum haline getirilmiştir. Problemlere çözüm üreterek evliliklerin sürdürülmesini sağlayan, bir çözüm bulunamadığı takdirde ancak boşanmaya yönlendiren bir sistem yerine, tek celsede ve tek cümlelik beyanlarla sonlandırılan bir sistem tercih edilmiştir. Türkiye’nin, anne ve babası boşanmış bir kuşak tarafından yönetileceği günler gelmektedir. Bugün bile, bazı illerimizde yıllık evlilik sayısı ile boşanma sayısı yakındır. Maalesef bunun sosyolojik getirisi veya götürüsü hesaplanmamaktadır. Yine, neredeyse her uygulamada bir tarafın beyanını esas alan yargı görüşü, adil bir karar vermekten uzak olacaktır. Kadına yönelik şiddetin çözülmesi ve kadınların korunması için belirlenen yöntemler, her olayın vahametinin gerektirdiği şekilde olaya özgü uygulanmadığından, bir kısmı için olumlu netice verirken bir kısmı için daha kötü sonuçlar doğurmaktadır." şeklinde konuştu.

"CİNSEL SAPIKLIK NEREDEYSE TEŞVİK EDİLMEKTEDİR"

Türkiye’de neredeyse cinsel sapıklığın teşvik edildiğine dikkat çeken Bozdaş, "Avrupa’nın önayak olduğu bazı proje metinler, uluslararası antlaşma olarak mevzuatımıza girmektedir. Eşcinsellik neredeyse teşvik edilmektedir. İnsanları, fıtratlarına aykırı davranmaya zorlayan pek çok norm, mevzuattaki yerini almıştır. Bu yanlışlıklara rağmen Avrupa dahi bazı uygulamalarda daha pratik. Örneğin süresiz nafaka uygulaması, yürürlükteki Medeni Kanun’umuzdan kaynaklı olup suiistimalin asıl sebeplerinden bir tanesidir. Taraflardan birini kötü niyetli olmaya zorlamaktadır. Medeni Kanun, gerçekten mağdur olan kadını korumak isterken; bu kez mağdur erkek bireyler doğurmaktadır. Aynı nafaka uygulaması, bazı Avrupa ülkelerinde pek çok parametrenin bir arada değerlendirilmesi sonucunda bir süreye tabi tutuluyor. Eşlerin işleri, yaşları, meslekleri, evlilik süreleri gibi pek çok parametre göz önünde bulunduruluyor hatta eşlerden diğerinin meslek edinmesi dahi zorunlu tutulabiliyor. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, toplumsal yaşamı doğrudan yürüten Medeni Kanun'un rehabilite edilmeye ihtiyacı olduğu görülmektedir. Kanunlar, kaynaklarını değerlerden almadıkları sürece çözümden ziyade problem üretirler. Bu tür bir yönelim içerisinde bulunmadığımız takdirde, problemlerle yüzleşmeye devam edeceğiz." dedi. (İLKHA)