Bir inkılabın ardından

“Diller Allah’ın ayetleridir.” Sözünü hepimiz bir yerlerden duymuşuzdur. Kimimiz tefsir kaynaklarından, kimimiz TV yayın organlarından, kimimiz de siyasilerin ağzından vs… Her bir millet kendi dili ile konuşur ve meramını ifade eder. Dil çeşitliliği büyük bir nimet ve hikmettir. “Bu dilin şu dile üstünlüğü vardır.” şeklinde bir tartışmaya girmek de saçmadır. Diller arasında kapsamlılık ya da sınırlılık gibi bir ayrım olabilir. Lakin diller üzerinden üstünlük taslamak doğru bir şey değildir. Çünkü “O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Elbette bunda bilen ve anlayan kimseler için ibretler vardır.” (Rum 22)

Ekleme: 04.12.2019 20:14:33 / Güncelleme: 04.12.2019 20:14:33 / İnzar Dergisi
Destek için 

Diller; gelenek ve göreneklerin, ilmi ve fikri birikimlerin, sözlü ve yazılı kültürün gelecek kuşaklara aktarıldığı en önemli iletişim ürünüdür. Ve diller bir milletin tarihini, kültürünü, edebiyatını ve geçmişini geleceğe aktarmaktır. 1 Kasım 1928’de Harf İnkılabının kabul edilmesinden ötürü bizler de bu hususa dikkat çekerek, bizlere ayrılan bu ay ki sayfamıza taşımak istedik.

Latin harflerinin kabulü ile ilgili ilk tartışmalar Tanzimat dönemiyle başlar. Ahmet Cevdet Paşa Kavaid-i Osmaniye adlı eserinde Arap alfabesinin bazı sesleri karşılayamadığını bunun için sesli harfler konması gerektiğini söyler. Namık Kemal “Latince harfler dilimizi karşılayacak sayıda değildir” diyerek şiddetle Latin alfabesine karşı çıkanların öncüsü olmuştur.

1924’te Hilafet-i Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı. 1925’te tekke ve zaviyeler kapatıldı ve kılık kıyafet kanunu değiştirildi. 1926’da Medeni Kanun kabul edildi. 1926’da eğitim işleri yeniden düzenlenip ilk ve orta öğretimin esasları saptandı, çağdışı olarak atfedilen bütün dersler kaldırılıp, çağdaş eğitim ve öğretim yapılacak okullar açıldı. Böylece harf inkılabı yapılmadan evvel gerekli adımların çoğu atılmış oldu. Hiçbir gücün önünde duramadığı zemin oluşturulduktan sonra bir sözde inkılabın daha zilleri çalmaya başlamış oldu.

1928 yılının başlarında harf inkılabının gerçekleştirilmesi için bir komisyon kurulur. Komisyon bu işin en az 5 ile 15 yıl arasında ancak gerçekleştirilebileceğini dile getirirken, Atatürk “Bu iş için 3 ay yeter.” demiş ve ortalama 5 ay sonra 1 Kasım 1928 tarihinde Arap harfleri yerine Latin harfleri kullanılmaya başlanmıştır.

İnkılabın kabulünden önce komisyon İstanbul Gülhane Parkında bir gala (ön gösterim) düzenlemiş ve yapılan çalışmalar hakkında Atatürk ve Cumhuriyet Halk Fırkasına bilgiler vermiştir.

Yıkılan Osmanlının ardından Türkiye’de bunlar yaşanırken Arnavutluk ve Azerbaycan’ında Latin harflerine geçmesi henüz yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde de işleri hızlandırmış ve nihayetinde harf inkılabı denilen cahilleştirme politikası ve batıya özenme sevdası yürürlüğe girmiştir.

Böylece harf inkılabının kabul edilmesi ile 1000 yıllık süre zarfınca kullanılan Arap alfabesinin kullanılması yasaklandı. Harf inkılabının dönemin bazı aydınlarının yazar ve çizerlerinin reddiye niteliğindeki uyarılarına rağmen kabul edilmesinin temelinde bir milletin 1000 yıllık İslami birikimini yok etmek, batının üstünlüğünü kabul ettirmek ve batı hayranlığını aşılamak olmuştur.

İnkılabın kabulünden sonra ülkenin her yerinde halk kursları açılarak halka yeni Latin harfleri öğretilmeye başlandı. Osmanlı döneminde var olan okuryazar oranı % 11 iken yeni alfabenin kabulü ile bir anda % 0,1’lere geriledi. Bir millet yüzyıllar boyunca var olan tarihine yabancı kaldı. Yeni nesil Latin harfleri ile yeni dili öğrendiler. Bir süre sonra tarihi vesikalarını okuyup anlayamadıklarından ötürü tarihlerine ve dinlerine yabancılaştırıldılar.

Sözde Arap harfleri ile eğitim öğretim güç bir durumda idi. Yeni alfabe ile eğitim öğretim kolaylaşacak ve okuryazar oranı daha fazla ilerleyecekti. 1981 Türkiye İstatistik Yıllığı’na göre 1927-51 döneminde okuryazarlık oranları şöyle:

1927 %10,7

1936 %19,2

1941 %22,4

1946 %29

1951 %33,6.

Kur’an-ı Kerim okumanın yasaklandığı, medrese eğitiminin yasaklandığı, ezanların bile Türkçeleştirildiği ve bu uğurda binlerce insana yapılan zulümler… Tablo incelendiğinde inkılaptan 9 yıl sonra bile okuryazar oranı en fazla % 8,5 olarak ilerlemiş. Latin harfleri kabul edilmeksizin Arap harfleri ile eğitim-öğretime devam edilseydi en az % 9’luk bir ilerleme kaydedilirdi. Bu 9 yıllık süre zarfında koparılan kıyametin halka hiçbir katkısı olmayıp aksine maddi ve manevi zarardan başka bir şey getirmemiştir.

Ayrıca Arap harflerinin çok köklü bir geçmişi olduğu bilinmektedir. Arapça ve Çincenin Dünya’nın en eski dillerinden oldukları hatta Türkçedeki tek bir kelimeye karşılık bu dillerde 100 küsur kelimenin olduğu yapılan incelemelerle sabittir. Çok geniş bir kapsama sahip, kelime hazinesinin çok fazla olduğu bir dil alfabesinden ayrılıp; dar bir kapsama sahip, kelime hazinesinin de sınırlı olduğu bir dile geçiş yapmak insanların meramlarını ifade etmede sıkıntılar yaşayacaklarını ve edebi açıdan da ilerleme kaydetmede problemler oluşturacağını göstermektedir.

“fikriyyat.com” adlı sitede Osmanlı devletinin kültür ve medeniyet açısından donanımlı olduğu şu cümleler ile ifade edilmiştir. “1869 yılında ilan edilen Maarif-i Umumiye Nizamnamesi şöyledir:

*Her mahalle ve köyde en az bir sıbyan mektebi kurulacak.

*Hıristiyan ve Müslümanlardan oluşan karışık topluluklarda ise her toplum için ayrı bir okul açılacak.

*İki sıbyan mektebi bulunan bölgelerde mekteplerden biri erkekler için diğeri ise kızlar için tahsis edilecek.

*Tek mektep varsa erkek ve çocuklar bir arada eğitim görecekler ancak karışık oturmayacaklardır.

*Nizamnameye göre ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir ve bu kurala uymayan aileler de para cezasına çarptırılacaklardır.

*Ayrıca 500 evi geçen yerlerde bir rüştiye mektebi açılacaktır.

*İstanbul’da bir Darü’l-fünûn kurulacaktır.

1908-1914 arası sadece İstanbul gazetelerinin günlük tirajı 100 binin epeyce üzerindeydi. 1928’de ise İstanbul ve Ankara gazetelerinin tirajı 19.700’dür. Bu, Osmanlı devrinden daha düşük bir seviye demektir.” Uzun süren savaşların ardından okuryazar olan yüzbinlerce insanın ölümünün ardından ülkede hem nüfusun hem de okuryazar oranın düşmesi tabii bir hâldir. Dolayısı ile 1927 yılındaki okuryazar oranının % 10 küsur olması “Osmanlı’da okuryazar oranları düşüktü.” demek doğru değildir.

İşin içler acısı bir yönünü ortaya koyan İngiliz Tarihçisi Arnold J. Toynbee’nin Tarih Bilinci isimli kitabındaki cümleleri ile nihayete erdirmek istiyorum. Kendisi Harf İnkılâbını değerlendirerek;

“Türkler harf inkılâbıyla kendi kaynaklarına el atmak husûsunda yabancılardan farksız oldular. Bundan sonra Türk kütüphanelerini yakmaya lüzum kalmamıştır. Çünkü harf inkılâbıyla bu hazineler örümceklerin yuva yaptığı raflarda kapanıp kalmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Ancak çok yaşlı hocalar ve ihtiyarlar, onları okumak lüzumunu hissedecektir.” demiştir.

Evet, Harf İnkılabı denilen şey bir milletin tarihini yok etmek idi. Harf İnkılabı bir milletin dinini yasaklamaktı. Harf İnkılabı bir grup batı taklitçisinin heva ve hevesiydi. Harf İnkılabı yeni nesli cahilleştirmek ve geçmişini unutturmaktı. Harf İnkılabı bir gecede milyonlarca insanı cahilleştirmekti. Harf İnkılabı yüzbinlerce kitabın raflarda unutulmaya terk edilmesiydi. Harf İnkılabı geçmiş ile gelecek arasındaki bağı koparmaktı. Harf İnkılabı karanlık sahifelerde kaybolmaktı. Harf İnkılabı İslam’a savaş açmak idi. Ve harf inkılabı batıyı putlaştırıp ona tapmak idi.