Bazen tüm genişliğine rağmen dar gelir yeryüzü.
Sıkar, boğar, yorar, acıtır.
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz için de Miraç hadisesinden önce yeryüzü aynen böyleydi.
Tâif’te Efendimiz hakarete uğramış, taşlanmış, korumasız kalmıştı.
Pek çok akrabasından dahi destek görememişti.
Yalanlanmıştı…
İşte bu, bir insanın yalnızlığının ve çaresizliğinin zirvesiydi. Büyük bir kırılma noktasıydı.
Evet, O âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdi; ama melek değildi, bir insandı.
Dolayısıyla canlarımız feda, her bir acıyı tüm zerrelerinde hissetmişti.
Tâif’ten sonra ettiği dua, bu hâlet-i rûhiyeyi en çıplak hâliyle ortaya koyar:
“Allah’ım! Güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi, insanlar nazarında düştüğüm hor ve hakir durumumu Sana arz ve şikâyet ediyorum.
Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen, zor ve sıkıntılı durumda olanların, zulüm altında zayıf düşürülmüş kimselerin Rabbisin. Benim de Rabbim ancak Sensin.
Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana sert davranacak bir yabancının mı, yoksa işimi eline verdiğin bir düşmanın mı?
Ey Rabbim! Eğer Sen bana gazap etmiyorsan, başıma gelenlere aldırmam. Fakat Senin afiyetin benim için daha geniştir.
Hem bu dünyada hem de âhirette, karanlıkları aydınlatan nuruna sığınıyorum.
Sen razı oluncaya kadar af diler, tevbe ve istiğfarda bulunurum.
Güç ve kuvvet ancak Sendendir.”
Tâif’ten sonra Miraç’ın gelmesi elbette tesadüf değildi.
Yeryüzünde horlanan, kovulan; önce Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya, oradan da göklere davet edilmişti.
Kullar kapıları kapatmış, Âlemlerin Rabbi kapılarını açmıştı.
Bir rahmet, bir bereket, bir nusret ve bir mucize olarak İsra ve Miraç hadisesi vuku bulmuştu.
Peki ya sonra?
Altı özellikle çizilmesi gereken bir hadise yaşanmıştı.
Hz. Ebû Bekir’in (R.A) “Sıddîk” lakabını aldığı o büyük tasdik…
Yüzlerce insanın yalanlamasına karşı, hepsine bedel ve hatta hepsinden üstün imani bir duruş.
Koşulsuz güven, koşulsuz sadakat…
İşte Tâif’te aranan, özlenen ve yeryüzünde yokluğu en acı şekilde hissedilen iman ruhuydu bu..
Miraç, iman edenle etmeyeni ayıran bir furkan olmuştu.
Ve Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Miraç’tan müminlere bir hediye getirmişti:
Namaz…
Kısacası;
Miraç’ın öncesi sabır,
sonrası sadakat ile iman ve namazdı.
Öyle ki Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:
“Namaz, müminin miracıdır.” (Süyûtî, Şerhu İbn Mâce)
Namaz;
kırılan kalpleri onaran,
sadakatin, aşkın ve imanın hayata geçmiş hâlidir.
Yeryüzünde taşlanan kulun, namazla taçlanması ne büyük bir ikramdır.
Ve başında namaz tacı olmayan insanın başına, hangi taç takılsa boştur.
Her namaz bir miraçtır;
hakkıyla ikame eden için…
Zorda mıyız?
Darda mıyız?
İmtihanlar her yanımızı kuşattı mı?
Yeryüzü tüm genişliğine rağmen dar mı geliyor?
O vakit çalalım Miraç kapılarını…
Başı sabır, sonu namaz olan Miraç’ın.
Sadakatle, samimiyetle…
Sabır ve namazla Rabbimizden yardım dileyelim:
“Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır.”
(Bakara, 153)
Elbette Miraç’ ın diğer mesajlarını da, almaya niyet ve gayret ederek...