Çok istedik bu dünyayı…
Ama kazanamadık.
Daha doğrusu kazanmayı, başkalarının kurallarıyla oynamaya razı olarak denedik. Sonra da kaybettik. Bugün elimizde olan hiçbir şeyin gerçek anlamda sahibi değiliz. Ne toprağın, ne sözün, ne evladın, ne de inancın. Sahip olduğumuzu sandığımız her şey ya ipotekli ya kiralık ya da başkasının değer sistemine emanet.
Çocuklarımızı kaybettik. Ama fark etmedik.
Onları başka medeniyetlere kiraya verdik; dilini, ahlâkını, hayallerini teslim ettik. Sonra da “neden bize benzemiyorlar?” diye hayret ettik. Oysa biz onlara yaşayan bir örneklik sunmadık; sadece nutuk verdik. Kur’an-ı Kerim “Niçin yapmadıklarınızı söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2) diye uyarırken, biz bu ayeti kürsülerde okuduk ama hayatta susturduk.
Durmadan cami açıyoruz. Medrese açıyoruz. Bina çoğaltıyoruz.
Ama ahlakı kaybediyoruz.
Bu nasıl bir çelişkidir ki, minareler yükselirken vicdanlar alçalıyor. İmamlar memurlaştı, hocalar danışmanlaştı, askerler işadamı oldu, siyasetçiler hoca kesildi. Herkes rol değiştiriyor ama kimse sorumluluk üstlenmiyor. Herkes konuşuyor ama kimse bedel ödemiyor.
Kadınlarımız soyuldu; sonra buna “özgürlük” dedik.
Erkek, sorumluluktan kaçtı; sonra buna “modernlik” dedik.
Kadın erkeği geçmeye çalışıyor, erkek kadından korkar hâle gelmiş. Bu ne fıtratla ne adaletle açıklanabilir. Oysa ölçü belliydi:
“Erkekler, kadınlar üzerinde sorumludur.” (Nissa 4/34)
Ama biz bu ayeti ya susturduk ya da çarpıttık.
Komşu komşuyu tanımıyor. Öğretmen öğrenciyi.
Anne evladının kölesi olmuş, evlat babasını ezer hale gelmiş. Cenazeler düğün gibi, yatak odaları pazar yeri gibi. Yalan erdem, açılmak moda, haya gericilik sayılıyor. Hayat kadınlarının sözü muteber, akil insanların sözü itibarsız. Bu terslik tesadüf değil; bilinçli bir savrulmanın sonucu.
Resûlullah (S.A.V.) boşuna uyarmadı:
“Size öyle bir zaman gelecek ki, iyiliği emredene ‘fitneci’, kötülüğü işleyene ‘özgür’ denilecek.”
(Tirmizî, Fiten – hasen)
Kur’an her yerde dağıtılıyor ama hiçbir hükmü geçerli değil.
Ezan okunuyor ama hayatın ritmini belirlemiyor.
Kur’an tilaveti filarmoniye, ezan sanat müziğine dönmüş. Estetik var, itaat yok. Ses var, teslimiyet yok. Hâlbuki Kur’an, dinlenmek için değil; hükmetmek için inmişti.
İlim talebeleri hakikat peşinde değil, kariyer peşinde.
Tarikat şeyhleri irşad değil, devlet kapısı peşinde.
“Ümmet” diye bağıranlar, başka mahalledeki Müslüman’ı kabul etmiyor. Müslümanım diyen faiz yiyor, laikim diyen devleti soyuyor. Herkes bir kimlik taşıyor ama kimse ahlak taşımıyor.
İmam Gazâlî’nin uyarısı bugün bize yazılmış gibidir:
“Bir toplumda din, bilgiye; bilgi menfaate; menfaat güce dönüşürse, orada din çökmüştür.”
Biz hangi dine mensubuz?
İslam’da bunları bulamadım.
Hristiyanlıkta da yok.
Musevilikte de yok.
Demek ki biz yeni bir şey uydurduk: konfor dini, çıkar ahlakı, sözde Müslümanlık.
Sorun Batı değil.
Sorun Batı’ya benzememiz de değil.
Sorun kendimiz olmaktan vazgeçmemiz.
Kur’an bizi uyarmıştı:
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların halini değiştirmez.” (Ra‘d 13/11)
Ama biz kendimizi değiştirmedik; kendimizden vazgeçtik.
Bu bir çöküş yazısı değil.
Bu bir teşhis metni.
İnkar etmeyelim diye yazıldı.
Çünkü inkar edilen hastalık tedavi edilmez.
Ve artık şu soruyu sormanın vakti geldi:
Biz hala bu dinin mensubu muyuz, yoksa sadece tabelasını mı taşıyoruz?
Gazze’ye selam, direnişe devam!