Marifetullah (İslam'ın Özü) ve Sapmalar

Abone Ol

İslam'ın derinliklerinde, insanın varlık sebebini aydınlatan bir nur vardır: Marifetullah. Bu, Allah Teâlâ'nın zatını, esmasını (isimlerini) ve sıfatlarını bilme, tanıma ilmidir. Kur’an-ı Kerîm'de bu gerçek apaçık ifade edilir: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." Bu ayet, yaratılışın temel gayesini kulluk olarak belirler; ancak kulluk, görünenin ve gösterilenin ötesinde, Allah'ı hakkıyla tanımakla anlam kazanır. İrfan ehli, bu tanımanın imanın mihenk taşı olduğunu vurgular. Ne var ki, günümüz Müslümanları bu asli vazifeyi ihmal ederek dünyevi/seküler bir siyasete ve maddi iktidar ihtirasına kapılmışlardır. Bu sapma hem dünyevi hem uhrevi başarısızlıklara kapı aralar.

Kadim İslam mürşitleri marifetullahı; zat, esma ve sıfatlar üzerinden izah ederek, müminin bu yolda tecelligâh haline gelmesini ve iki cihan saadetine ermesini işlerler.

Marifetullah, İslam’ın kalbidir; Allah'ın mutlak zatını, sonsuz isimlerini ve kudret, ilim, irade gibi sıfatlarını idrak etmektir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde buyurur: "Kendini tanıyan Rabbini tanır." Bu hadis, marifetullahın insanın kendi nefsini bilmekle başladığını işaret eder. Zira insan, Allah'ın halifesi olarak yaratılmış, O'nun sıfatlarının aynasıdır.

Kur’an-ı Kerim’deki "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" ifadesi, bu manevi emaneti vurgular. Marifetullah, mümini bu ayna haline getirir; zatı tenzih ederek, esma ve sıfatlarla yakınlaşmayı sağlar. Bu bilgi, kuru ilim değil, kalbi bir dönüşümdür; aşk ve rikkat doğurur, insanı dünya aldanışından kurtarır.

Mevlânâ, marifetullahı bir "derya" olarak tasvir eder; insanın bu deryaya dalmasıyla manevi emaneti taşıdığını söyler. Mesnevî'sinde, ilim ve hikmetin helal lokmadan doğduğunu, aşkın ise bu tanıma ile filizlendiğini belirtir. İnsan, nefsini arındırarak Allah’ın esma ve evsafına tecelligâh olur. Marifet yolunda tövbe önemlidir. Bu yolda sıfatlar, insanı kemale erdirir; kudret sıfatı ile güçlenir, rahmet esması ile merhamet eder.

İmam Gazzâlî de, marifetullahı "kalbin işi" olarak tanımlar; kapısının anahtarı, insanın kendi nefsini bilmesidir. Gazzâlî'ye göre, zatı tanımak tenzihle başlar; esma ve sıfatlar ise tezekkürle idrak edilir. O, salt dünyevi düşünüş ve yönelişi kalp sefasına engel görür; gerçek ilim, marifetullahtır. "Ölümü çokça anın" hadisini hatırlatarak, sıfatların ebediliğini vurgular. Gazzâlî, müminin bu yolda azaları aşarak kalbe ulaşmasını öğütler; zatın mutlaklığını, esmanın çeşitliliğini, sıfatların kudretini bilmek, insanı kâmil kılar. Bu, dünya-ahiret dengesini sağlar; siyaset yerine irfana yönelmek, saadetin anahtarıdır.

İbn-i Arabî; zat, esma ve sıfat ilişkisini vahdet-i vücûd ile açıklar. "Allah" ismi, tüm isimlerin başıdır; insan, bu tecellilerin aynasıdır. İbn-i Arabî, marifet mertebelerini sıralar: Ademden yaratılışa, sıfatlardan zata yükseliş. "Ondan sadır olan nur" diye tecelliyi tarif eder; mümin, bu nurda yok olur, var olur. Bu, dünya siyasetini aşan bir irfandır; esma ile ahlaklanmak, sıfatlarla bütünleşmek, iki cihan saadetine ulaştırır.

Ne yazık ki, günümüz Müslümanları bu irfanı ıskalamaktadır. İslam adına dünya siyaseti, iktidar hırsı daha ağır basıyor. Maalesef bu da tam başarılamamaktadır. Delili ise israilin ve Amerika’nın İslam dünyasındaki hegemonyasıdır.

Müslümanların dünya ve emellerine yoğunlaşmaları, Kur’an’ın "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir" (En'âm, 32) uyarısını anlamamak ya da önemsememelerini sonuç verir.

Kurtuluş, yeniden marifetullah ve irfana dönmektir. Rabbini gereğince bilmek ve tanımak ile mümkün olur. Zira rabbini bilen kendini bilir, kendini bilen rabbini bilir. Bu irfana eren dünyada gerek Hakka, gerek küfre karşı nasıl davranacağını da kavrar ve buna göre programını yapar. Vesselam…