Bugün Ortadoğu, yalnızca konvansiyonel silahların değil, aynı zamanda kutsal metinlerin birer mühimmat gibi kullanıldığı dehşetli bir kuşatma altındadır. Batı’da dua seanslarıyla temelleri atılan, israilde ise Tevrat ve İncil referanslarıyla tahkim edilen bu söylem zinciri; meselenin artık politik bir sınır mücadelesi olmaktan çıktığını, doğrudan İslam’ın varlığına kasteden teolojik bir savaşa dönüştüğünü açıkça ilan etmektedir.
Washington’ın karar mekanizmalarında düzenlenen resmi toplantılarda öne çıkan dua seansları, akıtılan kanı "Tanrı’nın iradesi" gibi sunarak savaşa sahte bir kutsiyet atfetmektedir. Sözcülerin kullandığı “Tanrı’nın gazabı” ve “kutsal görev” gibi ifadeler, doğrudan İncil’deki eskatolojik pasajlara atıf yapmaktadır. Bu dil, modern emperyalizmin kendi zulmünü örtmek için kullandığı dini bir zırhtır. Savaş, rasyonel zeminden koparılarak "ilahi bir emir" gibi sunulmakta; böylece yapılan her türlü katliam, inanç üzerinden meşrulaştırılmaktadır.
Siyonist rejim ve müttefikleri ise, Purim Bayramı ve Ester kıssası üzerinden bölgedeki direniş odaklarını "antik düşmanlar" ile özdeşleştirerek toplumsal bir cinnet halini körüklemektedir. Tesniye kitabındaki “seçilmiş halk” vurgusu, bugün masumların üzerine yağan bombaların dini gerekçesi haline getirilmiştir. Tarih bize göstermiştir ki; bu zihniyetin savaş ahlakı yoktur. Haçlı Seferleri’nden Puritan göçlerine, 1948 işgalinden bugüne kadar bu sözde "kutsal" söylemler, hep zulüm ve katliamın üzerini örten birer perde olmuştur. Onlar için savaşı kutsallaştırmak, ne kadar sürerse sürsün bitmeyecek bir halk desteği ve sınırsız bir katliam yetkisi almanın yoludur.
Bugün tarih, en acı sahneleriyle tekerrür ediyor. İslam coğrafyası; mezhep, meşrep veya bölge ayrımı gözetmeksizin, Müslüman varlığını hedef alan kolektif bir saldırıyla yüz yüzedir. Bu noktada Müslümanların kendi aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakmaları, zulme karşı saflarını sıklaştırmaları artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Saldırganlar gökyüzünden ölüm yağdırırken kurbanın Şii mi yoksa Sünni mi olduğuna bakmıyorlar; onlar doğrudan bu coğrafyanın ruhunu ve izzetini hedef alıyorlar. Safların bu denli netleştiği bir dönemde, mezhebi ihtilafları büyütmek ancak işgalcilerin kirli stratejilerine hizmet eder.
Geçmişin tozlu sayfalarına baktığımızda; Müslümanların iç çekişmelerinin her zaman dış müdahalelerin kapısını araladığını, parçalanmışlığın Kudüs’ün düşüşünü hızlandırdığını görüyoruz. Bugün Müslümanların önünde kaçınılmaz bir görev durmaktadır: Ameli Vahdet. Bu, dini tüm farkları yok saymak değil; zulme, işgale ve kutsal metinler üzerinden yürütülen bu topyekûn saldırıya karşı ortak bir direnç hattı oluşturmaktır. İttifak ettiğimiz meselelerde omuz omuza vermeyi, ihtilaf ettiğimiz meselelerde ise birbirimizi mazur görmeyi öğrenerek, zulme karşı hem insani hem de İslami bir tavır ortaya koymalıyız.
Unutulmamalıdır ki; bombaların altında can veren çocukların mezhebi yoktur. Şehirler yerle bir edilirken Şii-Sünni ayrımı yapılmamaktadır; yıkılan sadece binalar değil, ortak İslam medeniyetidir. Zulme karşı durmak; yalnızca Müslümanların değil, insanlık vicdanını yitirmemiş herkesin ortak paydası olmalıdır. Zulmün ve zalimin bu kadar net olduğu bir dönemde, ayrışmak değil, zulme karşı birleşmek tek kurtuluştur.