İmam Gazali üzerine araştırmalar yapan bir insan, doğal olarak bazı şeyleri yeniden düşünmeye başlar.
İnsan, ister istemez şu soruyla yüzleşir: İmam Gazali neden kendisine öğretilen her şeyden şüphe duymuş, neden sıfırdan okuma ve araştırma ihtiyacı hissetmiştir?
Elbette bu soruya, yaşadığı dönemi tamamen dışarıda bırakarak cevap vermek zordur. Ancak tarihte değişenin çoğu zaman insanlar değil, şartlar olduğu; duyguların ve zihinsel eğilimlerin ise bir miras gibi kuşaktan kuşağa aktarıldığı düşünülürse, günümüze bakarak da bazı cevaplar üretmek mümkündür.
Unutulmaması gereken temel nokta şudur:
İmam Gazali, sanılanın aksine mücadelesini dış düşmana karşı değil; dinin içinde yer alıp hakikati temsil ettiğini iddia eden, fakat aklı, otoriteyi ya da teoriyi mutlaklaştırarak dinin özünü örten yaklaşımlara karşı vermiştir.
Peki, İmam Gazali neden doğrudan dış düşmana yönelmek yerine, dinin özünü bozmakla itham ettiği gruplarla mücadele etmeyi tercih etmiştir?
Belki de bunun sebebi, içerden gelen bozulmanın daha görünmez olmasıydı.
Belki de hakikat iddiası taşıyan yanlış bilgilerin, açık inkârdan çok daha yıkıcı olmasıydı.
Kim bilir belki de, zaten kitleler düşmana karşı uyanıktı; fakat “âlime” karşı savunmasızdı. Bu nedenle İmam Gazali’ye göre asıl tehlike inkâr değil, hakikat iddiası taşıyan sapmalardı.
İşte bu sebeple İmam Gazali, el-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde Bâtınîleri, filozofları, kelamcıları ve sûfîleri ele alır. Bu grupların her biri hakikat iddiası taşımaktadır ve onların doğru olarak sundukları yanlışlar, İslam dünyasını felç edebilecek güçtedir. Bu nedenle İmam Gazali, düşman kavramını dışarıda değil; din adına yapılan iç tahrifte aramıştır.
Buradan da anlaşılacağı üzere, İmam Gazali’nin mücadelesi bir savunma değil; bir arınma ve ihya çabasıdır. O, dini geçim kapısına ve iktidar aracına dönüştüren anlayışlara karşı durmuştur.
Bu noktada insan şu soruyu sormadan edemez:
İmam Gazali neden hayatının neredeyse tamamını dine adamıştır? Din neden bu kadar gereklidir?
Belki şu şekilde bir cevap verilebilir:
Tarih boyunca her dönemin “modern insanı” birbirine aynı şeyleri fısıldamıştır:
Eğer güçlüysen, istediğini alabilirsin.
Eğer seni gören kimse yoksa istediğini çalabilirsin.
Eğer herkes yapıyorsa, sen de yapabilirsin.
Oysa din insanın yüzüne şunu haykırır:
“Güçlü olmak, haklı olduğun anlamına gelmez; istediğini alma ya da çalma hakkını da sana vermez.”
Belki de bu yüzden bazı modern insanlar dine mesafeli durmuş, bazıları ise ona açıkça düşmanlık etmiştir. Zira din, karşıda duran bir düşmanı değil; insanın içindeki düşmanı, yani zulüm potansiyelini hedef alır. Çünkü din, insanı dünyanın merkezinden alır ve merkeze adaleti yerleştirir.
Nihayetinde din, bazı ibadetleri yaparak Allah’ın öfkesinden kaçmayı ummak ve O’nu ikna etme çabası değildir. Esasında din insanın kendi içindeki zorbayı ibadetlerle ehlileştirmesidir.
Ve İmam Gazali bugüne adeta şunu haykırıyor: Hakikat, başkalarının doğru kabul ettiklerini doğru kabul etmekle bulunmaz. Hakikat; insanın kendi içindeki makam hırsını, kibrini, öfkesini, güç istencini ve 'ben zaten biliyorum' yanılgısını kendi elleriyle yerle bir edip, o enkazın içinden sadece hakikate boyun eğmiş, arınmış bir benlikle çıkabilmesidir.