Washington ile Tahran arasında yeni bir müzakere turu öncesindeki hassas bir dönemde, soykırımcı israil Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD–İran müzakere sürecine ilişkin kaygı ve talepler içeren bir dosyayla Beyaz Saray’a geri dönüyor. Ziyaret, protokol boyutunu aşarak, israilin Amerikan karar alma mekanizmasını etkilemeyi ve Başkan Donald Trump yönetimini görüşmelerin kapsamını yalnızca nükleer programla sınırlı tutmayıp, balistik füze kapasitesi ve İran’ın bölgedeki gruplarını içerecek şekilde genişletmeye yöneltmeyi amaçlayan yoğun bir diplomatik hamlenin parçası olarak değerlendiriliyor.
Baskı ve “stratejik tehdit” uyarıları arasında, Netanyahu’nun olası bir anlaşmanın sınırlarını yeniden şekillendirme ya da Washington’ın mevcut yaklaşımını değiştirme kapasitesine dair değerlendirmeler ise farklılık gösteriyor.
Öncelik sıralamasında farklılık
George Mason Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü David Ramadan, “Haber Odası” programında yaptığı değerlendirmede, ABD ile israil arasında “kesinlikle bir anlaşmazlık olmadığını”, varsa da bunun öncelik farklılıklarından kaynaklandığını belirtti.
Toplantıların saatler ya da dakikalar sürmesinin pozisyonun sağlamlığıyla ilgili olmadığını ifade eden Ramadan, Washington’ın “oldu, oluyor ve olmaya devam edecek şekilde israi’in en iyi müttefiki” olduğunu; israilin de “Orta Doğu’daki ABD’nin bir numaralı müttefiki” olduğunu vurguladı.
Buna karşılık ABD’nin önceliğinin önce kendi çıkarları, ardından müttefiklerinin çıkarları olduğunu belirten Ramadan, İran dosyasına yaklaşım ve Amerikan çıkarlarının tanımı konusunda ABD yönetimi ile Başbakan Netanyahu arasında görüş ayrılığı bulunduğuna dikkat çekti.
İran dosyasının üç başlığı
Ramadan’a göre ABD’nin İran’a yaklaşımı üç dosya etrafında şekilleniyor: nükleer program, balistik füzeler ve İran’ın bölgedeki grupları.
Washington’ın, ''İran’ın bölgesel kollarının “askeri olarak sona erdiğini”, ancak Lübnan, Suriye ve Filistin’de siyasi varlığının sürdüğünü ve bu nedenle artık önceki düzeyde bir tehdit oluşturmadığını'' düşündüğünü belirtti.
Balistik füzelerin ise israil için ABD’ye kıyasla daha öncelikli bir konu olduğunu, nükleer dosyanın ise “Amerikan kırmızı çizgisi” olduğunu söyledi.
Ramadan, Washington’ın İran’ın “askeri ve sivil” nükleer programının tamamen sonlandırılmasını kabul etmesi halinde, balistik füzeleri görmezden gelmeye ya da belirli sınırlar içinde kabul etmeye hazır olabileceğini savundu. “Sivil nükleer program” kavramının gerçekte var olmadığını ileri süren Ramadan, Avrupa da dahil olmak üzere Batı’nın tamamının, yaptırımları yeniden devreye sokup “snapback” mekanizmasını işletmesiyle bu konuda ortak tutum aldığını ifade etti.
Bu bağlamda Netanyahu’nun, balistik füze dosyasını Amerikan kırmızı çizgileri arasına dahil etmeye çalıştığını belirten Ramadan, bunun Washington’a “baskı” olarak nitelendirilmesini reddetti ve özellikle kimsenin nasıl baskı yapacağını bilmediği bir başkan döneminde, ABD’ye kimsenin baskı yapamayacağını söyledi.
Balistik dosyanın eklenmesi: Müzakereyi sabote etmeyen bir taktik
Ramadan, balistik füzelerin müzakere masasına getirilmesinin görüşmeleri sabote edeceği tezini reddederek, müzakerelerde yüksek bir tavan talep etmenin genellikle orta bir uzlaşmaya ulaşmayı amaçlayan bir yöntem olduğunu ifade etti.
ABD, Rusya ve Avrupa arasında nükleer olsun olmasın balistik füzeleri konu alan uluslararası anlaşmaların daha önce de yapıldığını belirten Ramadan, bu başlığın masaya getirilmesinin emsalsiz olmadığını belirtti.
İkili müzakerelerin Birleşmiş Milletler çerçevesinde yürütülmesinin şart olmadığını, iki tarafın bu çerçevenin dışında da pazarlık yapabileceğini söyledi.
İran’ın pozisyonuna ilişkin değerlendirmesinde ise Tahran’ın Başkan Trump’ın önceliğinin nükleer dosya olduğunu bildiğini ve balistik alanda taviz verme ihtimaline güvendiğini söyledi.
Sonuç olarak Washington’ın “savaş istemediğini ve rejimi devirmeyi hedeflemediğini” söyleyen Ramadan, balistik füzeler konusundaki tartışmanın müzakereleri patlatmayacağını öngördü.
Amerikan kararının bağımsızlığı
Ramadan, Washington ile Tel Aviv arasında görüş ayrılıkları bulunsa da Amerikan sürecini kimsenin “kısıtlamadığını” belirtti. Netanyahu’nun, coğrafi ve güvenlik gerçeklikleri nedeniyle İran rejiminin devrilmesini ya da savaşı tercih edebileceğini; israilin İran’ı doğrudan bir tehdit olarak gördüğünü, ABD’nin ise şu aşamada kendisi için temel bir tehdit algılamadığını söyledi.
Netanyahu’nun Amerikan başkanını ikna etmeye yönelik çabalarının –ister kişisel ilişkiler, ister Kongre, ister lobi kanalları üzerinden olsun– müttefik bir ülkenin başbakanı için doğal diplomatik faaliyetler olduğunu, ancak nihai kararın yalnızca ABD’ye ait olduğunu vurguladı.
İstihbarat bilgileri ve endişe verici balistik yoğunlaşma
Öte yandan, Safadi Uluslararası Diplomasi ve Araştırmalar Merkezi Başkanı Mendi Safadi, Netanyahu’nun Washington ziyaretinin özellikle “On İki Gün Savaşı”ndan bu yana balistik füze geliştirme faaliyetlerinin yoğunlaşmasına ilişkin istihbarat bilgilerini sunmayı amaçladığını söyledi. Bunun ''israil ulusal güvenliği için'' doğrudan ve hızlı bir tehdit oluşturduğunu belirtti.
israilin bu dosyanın kısa süreli değil, uzun vadeli bir anlaşma çerçevesinde ele alınmasında ısrarcı olduğunu ifade etti.
Bölgesel tehdit ve şartlı barış vizyonu
Siyonist Safadi, israil ile ABD’nin hedeflerinin ortak olduğunu savundu.
Başkan Trump’ın ortaya koyabileceği herhangi bir barış planının başarılı olabilmesi için İran’dan gelebilecek gelecekteki her türlü tehdidin ortadan kaldırılması gerektiğini iddia etti.
Soykırımcı israilin bölgeyi tehdit etmediğini, tehditleri caydırdığını savunan Safadi, Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler’de söylediği şu ifadeye atıf yaptı: İran silahsızlandırılırsa barış gelir; israil silahsızlandırılırsa yok olur.
İran’ın kendi şartlarında ısrar etmesinin anlaşmaya varılmasını engelleyebileceğini söyleyen Safadi, Tahran’ın israil ya da ABD’den gelebilecek bir darbenin rejimin düşmesine yol açabileceğini bildiğini ileri sürdü.