İslam İşbirliği Teşkilatı değil…

Abone Ol

“Suskunluk bazen tarafsızlık değildir; zalimin lehinde atılmış bir imzadır.”

Dünya bir kez daha Ortadoğu’nun ateşiyle yanarken, İran etrafında şekillenen savaş yalnızca askeri bir cepheleşme değildir. Bu savaş aynı zamanda İslam dünyasının vicdanını da ortaya çıkaran bir imtihandır. Fakat bu imtihanın en dikkat çekici yönü, İslam dünyasını temsil ettiği iddia edilen kurumların derin ve utanç verici sessizliğidir.

Adı İslam İşbirliği Teşkilatı olan bir örgüt düşünün. İsmi “İslam” ile başlıyor, fakat İslam coğrafyasının ortasında patlayan büyük bir savaş karşısında neredeyse tek bir güçlü söz söyleyemiyor. Aynı şekilde Arap Birliği, bölgenin en önemli siyasi örgütlerinden biri olmasına rağmen, İran meselesi söz konusu olduğunda ya diplomatik cümlelerin arkasına saklanıyor ya da tamamen sessiz kalıyor. Daha da dikkat çekici olan ise İslam Alimler Birliği gibi dini otorite iddiasındaki yapıların da aynı sessizliğe gömülmesidir.

Burada sorulması gereken soru çok açıktır: Bu kurumlar gerçekten İslam dünyasının kurumları mı, yoksa başka güç merkezlerinin gölgesinde hareket eden bürokratik kabuklar mı?

İran meselesi bu soruyu daha da keskin hale getiriyor. Çünkü bugün bazı çevrelerde İran’ı İslam dünyasının parçası saymayan garip bir yaklaşım hakim. Sanki İran başka bir gezegende kurulmuş bir devletmiş gibi davranılıyor. Oysa gerçek çok açıktır: İran’da yaşayan insanlar da kıbleye yönelir, Kur’an okur ve kendilerini Müslüman olarak tanımlar. Mezhepler arasındaki farklar, bir toplumu İslam dairesinin dışına itmek için yeterli bir gerekçe değildir.

Tarih boyunca İslam dünyasında farklı mezhepler var oldu. Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli, Caferi… Bunların hiçbiri Müslüman olmanın önüne set çekmedi. Çünkü İslam geleneğinde ölçü çok nettir: ehli kıble olan herkes bu ümmetin bir parçasıdır.

Peki bugün ne değişti?

Bugün bazı siyasal merkezler, mezhebi ayrılıkları siyasi bir silaha dönüştürmüş durumda. Bu ayrılıkların sürekli körüklenmesi, İslam dünyasının parçalanmasını kolaylaştırıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo ise trajikomiktir: Müslüman ülkeler birbirini dışlarken, küresel güçler bölgeyi rahatlıkla yönlendirebiliyor.

Daha da acı olan şudur: Bir Müslüman ülke saldırıya uğradığında veya savaşın merkezine oturduğunda, İslam dünyasının kurumları “mezhep” bahanesinin arkasına saklanarak susabiliyor. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu ilke son derece açıktır: Müslüman, zalimin değil mazlumun yanında durur.

Mazlumun mezhebi sorulmaz.

Mazlumun milliyeti sorulmaz.

Mazlumun siyasi çizgisi sorulmaz.

Sorulması gereken tek soru şudur: Kim zulmediyor, kim zulme uğruyor?

Eğer İslam dünyasının kurumları bu soruyu sormaktan korkuyorsa, o zaman bu kurumların isimlerini yeniden düşünmek gerekir. Çünkü İslam’ın adını taşıyan fakat İslam’ın adalet ilkesini savunamayan bir kurum, gerçekte yalnızca boş bir tabeladan ibaret olur.

Bugün yaşanan İran savaşı yalnızca bir devletin meselesi değildir. Bu savaş aynı zamanda İslam dünyasının siyasal bağımsızlığının, ahlaki tutarlılığının ve vicdani cesaretinin de sınandığı bir süreçtir.

Eğer İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği ve sözde dini otoriteler bu sınavda konuşamazsa, o zaman Müslüman halkların sormaya hakkı vardır:

Bu kurumlar gerçekten Allah’ın adaletini mi temsil ediyor? Yoksa Washington ve Tel Aviv’in çizdiği sınırlar içinde hareket eden diplomatik gölgelerden mi ibaret?

Gazze’ye, İran’a selam, direnişe devam!