Genel olarak savaşlar iki tarzda olur: Taarruz ve savunma. Elbette iki ordunun karşı karşıya geldiği meydan savaşları da vardır ama böyle savaşlarda da taraflardan biri saldırgan konumdadır. Neticede saldırgan bir amaç için yok etmek, savunma yapan ise varlığını korumaya yönelik direnmek zorundadır. Savaşların sonucunu da yine bu iki durum belirler.
Örneğin; saldırgan taraf, hedefine ulaşırsa muzaffer olur. Ancak diğer iki halde de mağlup sayılır. Yani savunma yapan taraf, karşı taarruza geçip düşmanını bertaraf ederse veya savunmasını tahkim edip saldırganın hedefine ulaşmasını engelleyerek onu geri çekilmeye zorlarsa muzaffer olur.
Bunun en belirgin örneklerinden biri Hendek Savaşı'dır. Bu savaş, Müslümanlar açısından bir savunma harbiydi. Saldırgan taraf ise Ebu Süfyan komutasındaki orduydu. Bu ordu Medine’nin önüne gelip çok da zarar görmeden geri döndü. Ama sonuçta mağlup olmuş oldular; çünkü amaçladıkları hedefe ulaşamamışlardı.
Bilindiği üzere ABD ve israil birlikte İran’a saldırdılar. Yani bu iki güç saldırgan tarafı oluştururken, İran ise ülkesini savunmaya çalışıyordu. Dolayısıyla yukarıdaki askeri ilke göz önüne alındığında; saldıranlar amaçlarına ulaşamadıklarından mağlup, İran ise taarruzu püskürttüğünden muzafferdir.
Genel ilkeyi belirledikten sonra, barış için öne sürülen şartlardan yola çıkılarak da mağlup ve muzaffer taraf tespit edilebilir. Bilindiği üzere israil, 12 günlük savaş ile İran’ı test etmişti. Bir çeşit öncü saldırı diyebileceğimiz bu aşamadan sonra ABD ile israil, ikinci kez saldırıya geçtiler.
Kanaatimce büyük bir hesap hatası yapmışlardı. İkinci saldırıda amaç; İran’da rejim değişikliği yapmak, silahlı Kürt gruplarını da harekete geçirmek suretiyle ülkeyi mutlak bir mağlubiyete uğratmaktı. Peki, bunların hiçbiri gerçekleşti mi? Elbette ki hayır.
Rejim değişikliği yaşanmadığı gibi, aksine mevcut rejim daha da güçlendi. Saldırgan tarafların hesabına göre halk rejimden bıkmıştı ve ufak bir kıvılcım ile sokaklara dökülecekti. Ancak gelen görüntüler, aksine insanların ABD ve israil aleyhinde toplandığını gösterdi.
Bir diğer hesap hatası da İran’dan yüksek oranda dışarıya göç yaşanacağı beklentisiydi. Fakat tersine bir göç hareketi görüldü; dışarıdaki İranlılar ülkelerine geri dönmeye başladı.
Kürt grupları bu kez emperyalizmin oyuncağı olmayı reddettiler. Çünkü Suriye coğrafyasında, ABD’nin onları yalnız bırakması hadisesi hafızalarda henüz çok tazeydi.
Sanal ortamda imzalanan ve haber sitelerine düşen 14 maddelik mutabakat metninin büyük çoğunluğunun İran’ın lehine olduğu anlaşılmaktadır.
Savaşın tüm cephelerde sonlandırılması maddesi, anlaşmanın sadece İran ile sınırlı olmadığını göstermesi açısından önemlidir.
Taraflar birbirlerinin içişlerine karışmayacağını taahhüt ediyor. Zaten İran, ABD’nin iç işlerine karışmıyordu; bunu yapan ABD idi. Dolayısıyla bu maddeyle ABD sınırlandırılmış oluyor.
Hürmüz Boğazı'ndaki ABD ablukası kalkacak, buna mukabil İran da geçişleri serbest bırakacak ve bu geçişlerden para almayacak. Herkes biliyor ki savaş öncesindeki durum aynen bundan ibaretti.
İran nükleer silaha sahip olmayacak maddesi de pratik olarak çok büyük bir anlam taşımıyor. Çünkü İran, savaş öncesinde de nükleer silaha sahip olmadığını ve böyle bir amacı bulunmadığını zaten beyan ediyordu. Burada sadece savaş öncesinde söylenen sözün, savaş sonrasında mutabakat zaptına işlenmesi durumu söz konusudur.
Yaptırımların kaldırılması, İran’ın yeniden inşası için vaat edilen ve savaş tazminatı olarak algılanan 300 milyar dolarlık kaynak, ayrıca İran’ın uluslararası sistemde dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması, elde edilen zaferin en somut göstergelerini teşkil ediyor.
Özetle gerek genel savaş ilkeleri gerekse ortaya çıkan mutabakat zaptının içeriği, İran’ın bu savaştan galibiyetle çıktığını göstermektedir. Ancak erken konuşmamak adına, mutabakat şartlarının görüşüleceği 60 günlük sürecin tamamlanmasını beklemenin gereğini zeyl olarak eklemek isterim.