Adaletin ve bağımsız iradenin olmadığı yerde başkalarının gemileri kıyılarımıza demirler, başkalarının hesapları kaderimiz olur. Birlik, sadece bir slogan değil; varoluş meselesidir.
Ortadoğu’da yaşanan her kriz, sadece bir ülkenin meselesi değildir; bu krizler İslam dünyasının içine düştüğü siyasi dağınıklığın, stratejik zayıflığın ve ortak irade eksikliğinin açık bir göstergesidir. İran’ın ABD karşısında yalnız kalması da tam olarak böyle okunmalıdır. Bu yalnızlık sadece Tahran’ın değil, bütün bölgenin ve ümmet coğrafyasının içine sürüklendiği kırılganlığın fotoğrafıdır.
ABD’nin Körfez’e yığdığı askeri güç, yalnızca bir “caydırıcılık” mesajı değildir; aynı zamanda bölgeye yöneltilmiş açık bir meydan okumadır. Bu tablo karşısında İslam ülkelerinin çoğunun sessizliği ise düşündürücüdür. Çünkü mesele yalnızca İran değildir; mesele, dış müdahalelerin artık sıradanlaşması, İslam coğrafyasının kendi kaderi üzerinde söz söyleyememesi ve büyük güçlerin bölgeyi bir satranç tahtası gibi görmesidir.
Arap dünyası başta olmak üzere birçok ülke, bugün ya ekonomik bağımlılık ya güvenlik anlaşmaları ya da siyasi baskılar sebebiyle bağımsız bir duruş sergileyemiyor. Körfez’de dolaşan savaş gemilerine karşı “güç” göstermek bir yana, ortak bir diplomatik tavır bile ortaya konulamıyor. Bu, sadece askeri bir mesele değil; bu, bir irade meselesidir. Ümmetin en büyük kaybı, tanktan, uçaktan önce ortak aklını kaybetmiş olmasıdır.
Bugün ABD, bölgedeki her ülkeye ayrı ayrı hesap sorabilen bir pozisyona gelmişse bunun nedeni yalnızca kendi gücü değil, Müslüman ülkelerin parçalanmışlığıdır. Mezhep ayrılıkları, ideolojik kamplaşmalar, birbirine güvensizlik ve kısa vadeli çıkar hesapları ümmeti ortak bir zeminden uzaklaştırdı. Oysa bu coğrafyanın ihtiyacı, mezhepleri birbirine karşı silah yapmak değil; farklılıkları koruyarak ortak bir siyasi bilinç geliştirmektir.
İran-ABD gerilimi büyür ve bir savaşa dönüşürse, bunun faturası yalnızca İran’a çıkmayacaktır. Körfez’de bir çatışma, enerji hatlarını, küresel piyasaları, milyonlarca insanın güvenliğini ve bütün bölgesel dengeleri altüst eder. Böyle bir ateş sadece bir ülkenin sınırlarında kalmaz; Irak’tan Lübnan’a, Yemen’den Suriye’ye kadar geniş bir coğrafyayı içine çekebilir. Ardından dünya, yeni bir ekonomik ve siyasi sarsıntının eşiğine gelir.
Tam da bu nedenle İslam dünyasının artık duygusal reflekslerle değil, kurumsal akılla hareket etmesi gerekir. Bugün ümmetin ihtiyacı hamaset değil, strateji; slogan değil, birlik; tepkisizlik değil, ilkeli diplomasi ve adalet merkezli bir duruştur. Müslüman ülkeler, ortak bir dış politika zemini oluşturmadıkça her kriz karşısında tek tek savrulmaya mahkûm kalacaktır.
Bu noktada çözüm nettir: İslam dünyası, sadece kâğıt üzerinde kalan zirvelerle değil, gerçek anlamda çalışan ortak kurumlarla ayağa kalkmalıdır. Ortak bir “bölgesel güvenlik konseyi”, krizleri yönetecek diplomatik mekanizmalar, ekonomik bağımsızlık projeleri ve mezhep üstü bir siyasi dayanışma inşa edilmelidir. Aksi halde büyük güçler her seferinde bir ülkeyi hedef alacak, diğerleri sıranın kendilerine gelmesini bekleyecektir.
Bugün “yalnız kalan” İran gibi görünse de, gerçekte yalnız kalan ümmetin kendisidir. Eğer Müslüman dünya kendi iradesini inşa edemezse, yarın yalnızlık sırayla bütün bölgeyi kuşatacaktır. Gazze’ye selam, direnişe devam!