İRAN, SADECE İRAN DEĞİLDİR

Abone Ol

ABD, bugüne kadar savaştığı hiçbir devletle tek başına savaşmamış, muhakkak onlarca devletten oluşan güçlü bir koalisyon oluşturarak saldırıda bulunmuştu. Örneğin Irak’a saldırırken 42 ülkenin desteğini arkasına almış, Afganistan’da ise NATO komutasındaki ISAF (Uluslararası Güvenlik Destek Gücü) bünyesinde zaman zaman değişmekle birlikte 50–51 ülkeyi yanına alarak işgal etme cesaretini gösterebilmişti.

Bu tablo, ABD’nin askeri gücüne rağmen herhangi bir ülkeye kendi askeriyle, ekonomisi ve askeri kapasitesiyle girmeyi göze alamadığını ortaya koymaktadır. Çünkü ABD, girdiği savaşların ekonomik maliyetini, asker kayıplarını ve girdikleri ülkelerde yaşanacak savaş suçu ihlallerini başka ülkelere de yayarak sorumluluktan kaçınmaktadır.

Bugün mesele İran olduğunda ise tablo farklı. ABD, İran’a saldırmak için dünyayı yanına alacak güçlü argümanlardan ve bahanelerden bu kez yoksundu. Kriz başladığından beri terörist ve soykırımcı israilden başka ABD’nin doğrudan destek aldığı bir ülke yok gibi… Bu nedenle ABD, İran ile doğrudan bir savaşa girme yerine tehditler yağdırarak İran’a gözdağı verme yolunu seçmişti. Oysa terörist israil bir an önce saldırı yapılmasını istiyordu.

Soykırımcı israil, ABD’nin ayak sürdüğünü ve saldırmaya cesaret edemediğini görünce de günlerdir üzerinde konuşulan, “ha geldi ha gelecek” denilen savaş, ABD tarafından değil, işgalci israil tarafından başlatılmış oldu. Savaş için kararsız olan ve bir türlü cesaret edemeyen ABD, böylece soykırımcı israilin oldubittisiyle savaşa müdahil oldu.

Aslında krizi çıkaran da ABD’yi İran’a karşı sertleştiren de soykırımcı israilden başkası değildi. ABD kendisine, terörist israilin güvenliğini sağlama görevi biçtiği için, terör devleti onun gücünü tepe tepe kullanmanın konforunu yaşıyor. Bu sebeple de Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırmak, savaşı bölgenin tamamına yaymak, kendi güvenlik stratejisini bölgesel bir zorlamaya dönüştürmek ve en nihayetinde hayalî ‘vaat edilmiş topraklar’ safsatasını gerçekleştirmek için ABD’nin gücünü kendi gücü gibi kullanmaktan çekinmiyor.

Gazze’ye uyguladığı soykırım devam ederken Lübnan’a saldırması, onunla yetinmeyip Suriye’nin içlerine kadar girmesi, orada da durmayıp İran’ı doğrudan hedef alması, bölgesel dengeleri alt üst eden bir zincirin halkalarıdır. 12 gün süren İran savaşında, İran’ın sert bir karşılık vermesiyle şaşkına dönmüş, hesapları bozulmuş, çatışmanın kontrolsüz bir noktaya evrilebileceği endişesiyle ABD’ye yalvararak kendisini kurtarmasını talep etmişti.

İşte şimdi bir kez daha İran’ı saf dışı bırakmanın, tüm nükleer ve askeri kapasitesini yok etmenin, onu Ortadoğu denkleminde etkisizleştirmenin hesabını yapıyor. Ancak burada gözden kaçırılan önemli bir gerçek var:

İran, Ortadoğu’daki suni devletlerin hiçbirisine benzememektedir. Osmanlının yıkılışının ardından kurulan ve çoğu dış müdahalelerle şekillenen Ortadoğu devletlerinin hiçbirisi gerçek manada bir devlet geleneğine, gücüne ve egemenliğine sahip değil. Bu yüzdendir ki söz konusu devletlerin her birisi, bir başka emperyalist devletin uydusu konumunda. Osmanlı İmparatorluğu sonrası oluşan siyasi düzenin aksine, İran’ın binlerce yıllık siyasal hafızası, devlet geleneği, yönetim tecrübesi ve güçlü bir ulusal kimlik bilinci bulunmaktadır.

İran halkı zaman zaman rejime karşı eleştirilerini ortaya koysa da dış müdahale söz konusu olduğunda millî refleks gösterme eğilimindedir. Bu durum, dış baskıların, içeride rejim değişikliği üretmek yerine çoğu zaman tam tersine kenetlenmeye yol açabileceğini göstermektedir.

ABD ve israilin hesaplayamadığı nokta tam olarak budur: Ne İran bir Venezuela’dır ne İran’ın liderleri Maduro gibi yalnızdır. İran; halkıyla, tarihsel hafızasıyla, jeopolitik konumu ve toplumsal refleksleriyle kendisine saldıranları pişman edecek kapasitede bir devlettir. Böyle bir aktöre karşı atılan her adım, yalnızca askeri değil, bölgesel ve küresel sonuçlar doğurur.