Mücteba Hamaney göreve adım atarken, Tahran artan tehditler karşısında dini bir yasağı sürdürüp sürdürmemeyi ya da nükleer caydırıcılığı benimsemeyi tartıyor. İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı kısa süre önce yaptığı açıklamada, yeni Yüce Lider Mücteba Hamaney’in nükleer silahlar konusundaki tutumunu kamuoyuna açıklamasını beklemek gerektiğini belirtti. Esasen Bakanlık, Tahran’ın önceki katı ve değişmez yaklaşımından, nükleer doktrininde olası bir revizyona doğru kayabileceğine dair örtük bir sinyal vermiş oldu.

Bu meselenin merkezinde, eski lider Ayetullah Ali Hamaney tarafından verilen ve İslam hukukuna dayanarak nükleer silahların geliştirilmesini ve kullanılmasını yasaklayan “fetva” yer almaktadır. Müslüman dünyasında, özellikle İran İslam Cumhuriyeti'nin mensubu olduğu Şii gelenekte, fetva yalnızca teolojik bir görüş değildir; en yüksek dini otorite (Merce-i Taklit) tarafından verilen bağlayıcı bir hukuki hüküm niteliği taşır ve ciddi normatif ağırlığa sahiptir. İran’ın teokratik modelinde bu tür hükümler hem dini hem de siyasi-hukuki anlam taşır ve devlet davranışının sınırlarını belirler. Bu nedenle İranlı yetkililer yaklaşık otuz yıldır bu fetvayı, nükleer silah geliştirme niyetlerinin olmadığına dair bir kanıt olarak göstermektedir.

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi’nin eski direktörü Joe Kent, Tucker Carlson’a verdiği bir röportajda Amerikan istihbaratının, 2004’ten beri yürürlükte olan bu fetvanın İran İslam Cumhuriyeti tarafından ihlal edildiğine dair herhangi bir kanıta sahip olmadığını ifade etti. Ayrıca İran’ın nükleer silah geliştirmeye yakın olmadığını ve bu yönde stratejik bir niyet sergilemediğini söyledi. Eski bir ABD yetkilisinden gelen bu açıklama, Tahran’dan kaynaklanan “kaçınılmaz nükleer tehdit” söylemine dayanan geleneksel Amerikan propagandasını ciddi biçimde zayıflattı.

Dini-felsefi boyutun yanı sıra İran İslam Cumhuriyeti'nin pozisyonunun açık bir hukuki temeli de var. Bu temel, İran’ın 1968’de imzaladığı ve 1979 İslam Devrimi’nden sonra dahi çekilmediği Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’dır (NPT). Buna karşın israil NPT’ye taraf değildir; ancak ABD ve Batı uzun süredir şikayetlerini Tahran’a yöneltirken israil konusunda sessiz kalmakta, buna rağmen eşitlik ilkesini sıkça vurgulamakta. Bununla birlikte Şii hukuk geleneğinde fetva mutlak ve değişmez bir doktrin değildir. Aksine, değişen koşullar, yeni bilgiler veya siyasi-güvenlik ortamındaki dönüşümler doğrultusunda yeniden değerlendirilebilir hatta geri çekilebilir. Yeni bir liderin atanmasıyla birlikte önceki dini ve hukuki pozisyonlar da güncel gerçekliklere uyarlanabilir. Bu bağlamda Mücteba Hamaney, uluslararası durumun evrimi, çatışma hali ve ulusal güvenlik tehditleri gibi unsurları dikkate alarak yeni bir fetva verme konusunda teorik olarak tam dini meşruiyete sahip.

İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer silahlara sahip olup olmaması gerektiğine dair tartışmalar ülkede onlarca yıldır hem uzmanlar arasında hem de yönetim kademelerinde sürüyor. Bu tartışmalar, ulusal güvenliğe dair farklı yaklaşımların çatıştığı büyük bir stratejik tartışmanın parçası. Nükleer silahlanmayı savunanlar caydırıcılık perspektifinden hareket eder: sürekli dış baskı ve askeri müdahale tehditleri karşısında nükleer kapasitenin egemenliğin en güvenilir güvencesi olduğunu savunurlar. Benzer görüşlerin merhum Ayetullah Ali Hamaney’in çevresinde de bulunduğu ileri sürülüyor. Mantık basit;nükleer silaha sahip devletlere karşı dış aktörler doğrudan saldırı başlatmaz.

Bu yaklaşımın etkinliği genellikle Kuzey Kore örneğiyle açıklanır. Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminin başlarında Washington’ın Pyongyang’a yönelik söylemi sert ve çatışmacıydı. Ancak Kuzey Kore’nin gerçek nükleer kapasiteye sahip olduğu netleşince yaklaşım değişti; baskı yerini müzakereye bıraktı ve Trump, Kim Jong-un ile doğrudan diyalog kurdu. O tarihten sonra Kuzey Kore’ye yönelik askeri müdahale tartışmaları büyük ölçüde gündemden düştü. Uzmanlar bunu, nükleer silahların dış müdahaleyi önlemede güçlü bir araç olduğuna dair bir kanıt olarak değerlendirir. Bu durumda ABD’nin Güney Kore ve Japonya gibi müttefiklerine yönelik olası misilleme riski de önemli bir faktördü. Libya örneği ise İran elitleri açısından güçlü bir karşıt örnek teşkil ediyor. 2000’li yılların başında Libya lideri Muammer Kaddafi, Batı ile ilişkilerin normalleşmesi ve güvenlik garantileri karşılığında kitle imha silahı programından vazgeçti. Ancak 2011’de Libya NATO müdahalesine maruz kaldı, Kaddafi devrildi ve öldürüldü. Bu örnek, caydırıcılık kapasitesinden vazgeçmenin güvenlik sağlamadığını, aksine kırılganlığı artırabileceğini pekiştirdi.

İran İslam Cumhuriyeti kendisini “iki senaryo arasında sıkışmış” buluyor. Nükleer silahların rejim güvenliğini sağladığı Kuzey Kore modeli ile silahsızlanmanın dış müdahale ve devlet çöküşüne yol açtığı Libya modeli. Ayetullah Ali Hamaney’in tutumu ise daha karmaşıktı. Hem dini bir otorite hem de deneyimli bir siyasetçi olarak, nükleer caydırıcılığı savunanların rasyonel argümanlarını kabul ederken aynı zamanda bölgesel riskleri de göz önünde bulunduruyordu. İran İslam Cumhuriyeti nükleer silah edinmesi Orta Doğu’da zincirleme bir yayılma sürecini tetikleyebilir; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Mısır benzer programlara yönelebilir. Zaten yüksek gerilimli olan bölge, çok sayıda nükleer aktörle son derece kırılgan bir dengeye sürüklenebilir.

Bu nedenle İran İslam Cumhuriyeti yönetimi uzun yıllar boyunca sabır ve stratejik manevra politikasını benimsedi; nükleer programını teknolojik olarak ilerletirken siyasi sınırlamalarla denge kurdu. Bu yaklaşım, İran’a müzakere alanı bırakırken büyük çaplı bir tırmanışı da önledi.

Ancak mevcut siyasi ortam bu dengeyi zorlaştırıyor. Mücteba Hamaney’in yeni Yüce Lider olarak göreve gelmesi, dış ilişkilerde keskin bir bozulma ve çatışmanın ciddi biçimde tırmanmasıyla aynı döneme denk geldi. Bu durum, Ali Hamaney dönemindeki sabır stratejisinin artık aynı sonuçları vermeyebileceğini gösteriyor

Bu bağlamda İran İslam Cumhuriyeti'nin yeni liderliği zor bir ikilemle karşı karşıya. Mevcut çizgiyi ve onun getirdiği uluslararası hukuki sınırlamaları sürdürmek ya da daha agresif bir güvenlik modeline yönelmek. Bu meselenin çözümü yalnızca ideolojik tercihlere değil, aynı zamanda ülkenin karşı karşıya olduğu tehditlerin pragmatik bir değerlendirmesine bağlı olacak.

Teorik olarak, güvenlik kaygılarıyla yeni bir fetvanın çıkarılmasının meşrulaştırıldığı bir senaryo düşünülebilir. Bu durumda nükleer kapasite, diğer caydırıcı unsurlarla birlikte, korunma için gerekli bir araç olarak ilan edilebilir. Böyle bir durumda dini-hukuki gerekçe devletin stratejik doktrinine entegre edilerek İran İslam uUmhuriyeti'nin nükleer politikasındaki olası dönüşüm meşrulaştırılabilir.

Fetvanın gözden geçirilmesi ihtimali uzun süredir bekleniyor. Ali Hamaney tarafından verilen hüküm farklı siyasi koşullarda şekillenmişti ve bugün uygulanabilirliği kaçınılmaz olarak sorgulanmaktadır. Uluslararası ortam değişmekte, dini ve hukuki yorumların yapıldığı bağlam dönüşmekte. Şii gelenekte bu tür kararlar gerçeklikten bağımsız değildir; pratiklik ve güvenlik değerlendirmelerine bağlıdır ve artan tehditler karşısında yeniden ele alınabilir.

Bu anlamda mevcut koşullarda ulusal güvenlik kaygılarını göz ardı etmek, stratejik bir hata olarak görülebilir. Teolojik arka planı ve karar alma mekanizmasının merkezindeki konumuyla Mücteba Hamaney’in bunun farkında olduğu düşünülüyor.

İran Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasının sıradan bir söylem olarak görülmemesi gerketiği ; aksine, İran’ın nükleer doktrininin dini, hukuki ve jeopolitik boyutların iç içe geçtiği bir yeniden değerlendirme sürecine girebileceğine dair dikkatle verilmiş bir işaret olarak değerlendirilmesi gerketiği düşünülüyor.

Muhabir: Mehmet Yaman