Bugün Ortadoğu’da herkes İran’ın kaybetmesi halinde ne olacağını konuşuyor fakat çok az kişi şu soruyu dürüstçe soruyor: İran zayıflarsa Sünnilerin durumu gerçekten güçlenecek mi yoksa daha büyük bir siyasi boşluğun içinde savrulacak mı? Bu sorunun cevabı romantik sloganlarda değil bölgenin acı gerçeklerinde saklıdır.
Gerçek şu ki yıllardır İran’ın yayılmacı siyasetini eleştiren birçok Sünni yönetim aynı zamanda kendi halklarının siyasi iradesini de bastırdı. İran’a karşı yüksek sesle konuşan liderlerin bir kısmı içeride adalet üretmek yerine güvenlik devleti kurmayı tercih etti. Bu yüzden mesele sadece İran değildir; mesele Müslüman dünyasında adalet, liyakat ve özgürlük üretmeyen bütün çürümüş düzenlerdir.
Eğer İran ciddi bir jeopolitik yenilgi yaşarsa ilk ortaya çıkacak şey Sünni gücünün yükselişi olmayacaktır. Tam tersine bölgede yeni bir güç rekabeti başlayacaktır. Türkiye, Körfez ülkeleri, israil ve küresel aktörler oluşan boşluğu doldurmak için yarışacaktır. Bu yarışın merkezinde ise halkların değil devletlerin çıkarları olacaktır.
Bugün bazı Sünni çevreler İran’ın gerilemesini otomatik bir zafer gibi görüyor. Bu düşünce hem siyasi açıdan safça hem de tarih bilincinden yoksunluktur. Irak’ın işgalinden sonra da benzer umutlar kurulmuştu fakat ortaya çıkan şey özgürlük değil parçalanmış devletler, milis savaşları ve derin mezhep yarıkları oldu.
Ayrıca acı bir gerçek daha var: Sünni dünyası uzun zamandır ortak bir strateji üretme konusunda başarısızdır. Liderler birbirine güvenmez, devletler birbirini rakip görür, halklar ise sürekli büyük sözlerle oyalanır. Bu parçalanmışlık devam ettiği sürece İran’ın zayıflaması da gerçek bir güç doğurmaz.
Üstelik İran’ın kaybetmesi bazı Sünni toplumlar için yeni baskı biçimlerinin bahanesi de olabilir. Çünkü bölgedeki birçok yönetim dış tehdit söylemini içerideki sorunları örtmek için kullanıyor. İran tehdidi ortadan kalktığında bu kez başka bir düşman üretmek hiç zor olmayacaktır.
Asıl mesele şudur: Sünnilerin geleceği İran’ın yenilmesine değil kendi siyasi ahlaklarını yeniden kurmalarına bağlıdır. Şeffaf yönetimler kurulmadan, hukukun üstünlüğü sağlanmadan ve ümmet fikri gerçek bir dayanışmaya dönüşmeden hiçbir jeopolitik değişim kalıcı bir güç getirmez.
Bugün dürüst olmak gerekirse Sünni dünyasının en büyük sorunu dış düşmanlar değil içteki vizyonsuzluktur. Kısa vadeli çıkar hesapları, kişisel iktidar hırsları ve stratejik körlük yüzünden bölge sürekli kriz üretmektedir. İran kaybetse bile bu zihniyet değişmezse kazanan yine halklar olmayacaktır.
Bu nedenle İran’ın kaybı tek başına bir kurtuluş senaryosu değildir. Eğer Sünni toplumlar kendi siyasi düzenlerini sorgulamaz, adalet üretmeyen elitlere hesap sormaz ve gerçek bir birlik kurmazsa ortaya çıkacak tablo sadece yeni güç mücadeleleri olacaktır.
Sonuç olarak mesele İran’ın kazanması ya da kaybetmesi değildir. Asıl soru şudur: Sünni dünyası kendi kaderini başkalarının yenilgisine bağlayan bu zihinsel tembellikten kurtulabilecek mi? Eğer bu değişim gerçekleşmezse İran sonrası dönemde bile aynı hayal kırıklıkları tekrar edecektir.
Belki de en rahatsız edici gerçek budur: Ortadoğu’da hiçbir güç boşluğu boş kalmaz. İran geri çekilirse başka aktörler gelir, başka hesaplar yapılır ve başka ittifaklar kurulur. Sünni halkların gerçek güvenliği ise dış güçlerin zayıflamasında değil kendi devletlerinin adil, güçlü ve hesap verebilir olmasından geçer. Aksi halde İran’ın kaybı sadece yeni bir fırtınanın başlangıcı olur.
Tarih defalarca göstermiştir ki başkalarının yenilgisine sevinerek kurulan siyasetler, sonunda kendi toplumlarını da zayıflatır. Ve gerçek değişim ancak öz eleştiri, cesaret ve ortak bir gelecek vizyonu ile mümkündür. Aksi halde tarih aynı hataları tekrar yazacaktır bir kez daha.
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!