İnsanlığın iki mektebi: Gazze ve İran

Abone Ol

Evet, evet…

Şüphesiz ki, her ikisi de insanlığın birer mektebi.

Gece ile gündüzü birbirinden ayıran güneş gibi, Gazze ve İran da yeryüzünü kana bulayan ve fesada boğanlara karşı sergiledikleri soylu direnişleriyle, zalimlerle mazlumları, müstekbirlerle müstazafları, bel’amlarla âlimleri ve kısaca kötülerle iyileri birbirinden ayırdılar, ayırıyorlar. Her milliyetten, her dinden, her mezhepten ve her ideolojiden insanların fıtratlarının sesine kulak vererek, Gazze ve İran Mekteplerine ilgi duymaları, ilgiden de öte kendilerini direnişçilerin yanında konumlandırmaları da bundandır. İslam’ın ve Müslümanların aleyhindeki bütün propagandalara ve Müslümanlara karşı açtıkları onca cephelere rağmen İslam’a girişlerin giderek artıyor olması da bu mekteplerin bereketidir. Diyebiliriz ki, bu mekteplerin iki düşmanı vardır. Biri, Allah'ın nurunu söndürmek isteyen münkirler ve diğeri de, milliyetlerini, mezheplerini ve devletlerini dinlerinin önüne geçirmek suretiyle ihtiraslarına ve gafletlerine yenik düşüp adaletten sapan Müslümanlar…

Dikkat ederseniz, gafletlerini ihanete vardıran bu din kardeşlerimiz, kimi yerlerde lider olarak karşımıza çıkıyorlar ve kimi yerlerde de diyanet, din adamı, parti, cemaat, vakıf, dernek ve birey olarak… Zaten ümmetin ezici çoğunluğuna hükmedenler de bu Müslümanlar değil mi? Ki eğer işgalci israil hala Gazze’de soykırım yapabiliyor ve Filistin’in kalan kısımlarında terör estirebiliyorsa… Gazze soykırımına ek olarak, Suriye ve Lübnan’a saldırabiliyorsa ve üstüne üstlük bir de kendisinden daha kanlı olan ABD ile birlikte İran’ı da vurabiliyorlarsa, gafletleri ihanete varan bu din kardeşlerimizin sayesinde değil mi?

Dolayısıyla kabullenmemiz gerekir ki, yeryüzündeki sayıları 2 milyarı bulan biz Müslümanlar, içimize sokulmuş 10 milyon Yahudi’nin işgaline, tecavüzlerine, yakıp yıkmalarına ve soykırımına engel olamıyorsak, bunun en büyük nedeni, gafletleri ihanete varan Müslümanların ümmet üzerinde kurdukları tahakkümdür. Aksi halde kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir ülkenin, bir liderin ve bir toplumun soykırımcılarla, saldırganlarla ticari, siyasi ve diplomasi gibi ilişkilerini sürdürmeleri mümkün müydü?

Öte yandan camilerimiz bile gafletleri ihanete varmış din kardeşlerimizin tahakkümü altında değil mi? Buradan hareketle ve bizzat şahitler olarak soralım: Kaç tane İslam Ülkesi var ki, camilerinde İslam özgür bir şekilde anlatılabiliyor? Ve kaç tane İslam Ülkesi var ki, camilerinde mazlumlar isimleriyle anılıp kendilerine dua edilebiliyor ve Müslümanlara karşı soykırım uygulayanlar ve Müslümanlara saldıranlar lanetlenebiliyor?

Sözün burasında bazılarımız haklı olarak “böylelerini nasıl olur da hala dinde kardeşlerimiz olarak görebiliriz?” diye sorabilirler. Buna cevap olarak şu kadarını söyleyeyim: İslam’ın zulmü, münkeri, iftirayı, zinayı, fehşayı ve diğer kötülükleri yasaklamış olması, Müslümanların bu kötü fiilleri işlemeyecekleri anlamına gelmiyor. Dolayısıyla dini ne olursa olsun, zulmedenin adı zalimdir ve ila ahirihi.

Sonuç:

Gazze’nin ve İran’ın birer mektep olduklarını söylememiz, onların hatalardan ve yanlışlardan beri oldukları anlamında değildir. Aksine, hata ve yanlışlarıyla birlikte birer mekteptirler.

Bugünkü sorumuz ve sorunumuz, “ama” ve “eğer” gibi şartlı cümleler kurmadan, zalimlerden mi, yoksa mazlumlardan mı yana olduğumuzdur. Müslüman olduğumuza göre, bize emredildiği gibi dosdoğru olalım… İslam’ın birer yorumu olan mezhebi farklılıklarımızı dinin kendisi gibi görmeyelim... Mazlumların yanında ve zalimlerin karşısında olmayı aynı mezhepte, aynı milliyette ve aynı devlette olmak gibi şartlara bağlayanlardan olmayalım ve onları da uyaralım… Kötüler ellerinden gelen zulmü artlarına koymuyorken ve küffar da Sünni - Şii ayrımı yapmaksızın Müslümanlara saldırıyorken, kuşanmamız gereken silahın mezhepçilik, milliyetçilik vs. değil, adalet olduğunu bilelim.