Dünya

İmparatorluklar böyle çöker: Süveyş'ten Hürmüz'e

1956 Süveyş Krizi İngiltere’nin küresel gücünü bitirmişti; bugün ise benzer bir kırılma, ABD’nin Orta Doğu’daki hamleleriyle yeniden yaşanıyor.

Abone Ol

İngiltere'nin dünyadaki konumu, 1956’da Mısır’a yönelik saldırısından sonra bir daha asla eskisi gibi olmadı. Şimdi ise ABD, Orta Doğu’da aynı hatayı tekrarlama riskiyle karşı karşıya.

1956’da Mısır lideri Cemal Abdunnasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesiyle başlayan süreç, aslında Britanya İmparatorluğu’nun artık eski kapasitesine sahip olmadığını tüm dünyaya gösteren bir kırılmaya dönüştü. İngiltere ve Fransa, israil ile birlikte hareket ederek kanalı geri almak ve Nasır’ı devirmek amacıyla askeri müdahaleye girişti. Ancak bu hamle, sahadaki askeri denklemlerden çok daha büyük bir stratejik yanlışın ürünüydü: Londra, artık dünya sisteminin merkezinde olmadığını kabullenmemişti.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni düzende güç dengesi Washington ve Moskova arasında şekilleniyordu. Buna rağmen İngiltere, 19. yüzyıldan miras kalan “küresel imparatorluk refleksiyle” hareket ederek bağımsız bir güç projeksiyonu yapabileceğini varsaydı. Oysa kriz, İngiltere’nin gerçek kapasitesinin askeri değil ekonomik ve siyasi sınırlarla belirlendiğini acı biçimde ortaya koydu. ABD’nin müdahaleye açık şekilde karşı çıkması ve İngiliz ekonomisini hedef alan finansal baskı araçlarını devreye sokması, Londra’yı geri adım atmaya zorladı. Sterlin üzerindeki baskı ve rezerv kaygısı, İngiltere’nin savaşma iradesini değil, geri çekilme zorunluluğunu belirledi.

Bu noktada Süveyş Krizi’nin en kritik özelliği ortaya çıkıyor; İngiltere askeri olarak sahada yenilmedi, ancak stratejik ve siyasi düzeyde ağır bir hezimet yaşadı. Nasır iktidarda kaldı, Mısır kanal üzerindeki kontrolünü sürdürdü ve Arap dünyasında prestij kazandı. Buna karşılık İngiltere, ilk kez açık biçimde ABD’nin onayı olmadan küresel ölçekte hareket edemeyeceğini gördü. Bu durum, klasik anlamda bir “güç kaybından” öte, bir “statü çöküşü”ydü.

Krizin etkileri yalnızca dış politikayla sınırlı kalmadı. İngiltere’de siyasi elitin karar alma kapasitesi sorgulandı, Başbakan Anthony Eden istifa etmek zorunda kaldı ve kamuoyunda imparatorluk fikrine olan güven ciddi şekilde sarsıldı. Bu gelişme, İngiltere’nin kendisini artık küresel bir hegemon olarak değil, ABD liderliğindeki Batı bloğunun ikincil bir unsuru olarak konumlandırmasının başlangıcı oldu.

Süveyş’in en kalıcı sonuçlarından biri de dekolonizasyon sürecinin hızlanmasıydı. Zaten çözülme eğiliminde olan imparatorluk yapısı, bu krizle birlikte sürdürülemez hale geldi. İngiltere, hem ekonomik maliyetler hem de uluslararası meşruiyet kaybı nedeniyle sömürgelerini elde tutamayacağını anladı. 1960’lı yıllarda Afrika ve Asya’daki bağımsızlık dalgasının hızlanmasında Süveyş’in psikolojik etkisi belirleyici oldu. Şimdi aynı şey Hürmüz'de ABD için yaşanıyor.

Donald Trump’ın her olayı en kıyametvari ifadelerle çerçeveleme alışkanlığı, muhafazakar yorumcuların onu “yüzyılda bir gelen başkan” olarak övmesine imkan tanıyor.

Ancak Trump, başkanlığını sürekli tehlikeli bir ip üzerinde sürdüremez; er ya da geç düşecek ve muhtemelen Amerika’yı da bilinmeyene doğru sert bir gerilemeye sürükleyecek.

Trump Avrupa’yı göç nedeniyle medeniyet tehdidi altında göstermekten hoşlanıyor. Ancak bu hafta, taleplerine uyulmazsa 7 bin yıllık bir medeniyetin “yok olacağını ve bir daha geri gelmeyeceğini” söyledi.

Kısa süre içinde bunun sürdürülebilir bir tehdit olmadığını fark etti ve Pakistan ile – kendisi açısından küçük düşürücü şekilde – Çin’in yürüttüğü bir “kurtarma operasyonuyla” geri adım attı. İran’ın ima edilen yok edilmesinden sadece 88 dakika önce sosyal medyada geri çekildiğini duyurdu.

Trump bir kez daha İran’ın dirençli yapısını küçümsedi. İranlı yazar Bastani Parizi’nin dediği gibi: “Bazen bu ülkenin kaderi bir saç teline bağlıdır ama o saç teli kopmaz.”

İran’ın geri adım atmaması ve milyonlarca İranlının köprülerde nöbet tutmaya gönüllü olması üzerine, Beyaz Saray’da gece yarısı bir telaş başladı ve Trump’ın restini geri çekmesine bir gerekçe arandı.

İranlı diplomatlara göre durum basitti: Trump, baskı politikasının başarısız olduğunu ve Hürmüz Boğazı’nın açılmayacağını anlayınca Pakistanlı arabuluculara yerine getiremeyeceği sözler verdi. Tek amacı kendini kurtarmaktı.

Tahran açısından Trump bir kez daha tamamen güvenilmez olduğunu gösterdi.

Sağdan gelen eleştiriler ve başkanlığını riske atan bu savaş nedeniyle Trump sonuçları kabullenmekte zorlanıyor. Bunların başında Netanyahu’nun “savaş günler içinde kazanılır” sözlerine inanması geliyor.

Küresel kaos

Bugün ortaya çıkan tabloya bakıldığında dünya çapında büyük bir kriz görülüyor. ABD’de benzin fiyatları galon başına 4 dolara çıktı. IMF, küresel büyümenin düşeceğini ve enflasyonun artacağını öngörüyor.

Rusya ise bu süreçten milyarlarca dolar kazanç sağlayabilir.

Körfez’de istikrar algısı sarsıldı. İngiliz havayolu şirketleri uçuşları azaltıyor.

İran’da okullar, üniversiteler ve araştırma merkezleri bombalandı.

Avrupa, ABD ile ilişkilerini sürdürüp sürdürmeme konusunda bir yol ayrımında.

Avrupa bu savaşa destek vermedi ve dışlandı. Ancak Irak savaşı dönemindeki bölünmeler bu kez yaşanmadı.

Trump’ın dili ve politikaları Avrupa’da tepki çekiyor. Yapılan bir ankete göre Avrupalıların sadece %12’si ABD’yi yakın müttefik olarak görüyor.

Uzmanlara göre ABD hala dominant ama artık liberal düzeni temsil etmiyor.

Yeni düzenin mimarı Çin olabilir.

Bazı akademisyenler ise liberal düzenin geri dönebileceğini savunuyor.

Eğer ABD hegemonyası gerçekten geriliyorsa, bunun en büyük ironisi şu olabilir:

Geride kalmış olarak küçümsenen İran, yeni bir dönemin doğumuna öncülük eden ülke haline gelebilir.