Hüzün ve Sevinç Arasında Ramazan Bayramı

Abone Ol

Bir ay boyunca sabırla, ibadetle ve nefis terbiyesiyle geçirilen Ramazan’ın ardından, inşallah bir bayrama daha kavuşuyoruz. Bu bayram, sadece takvimde yer alan bir gün değil; oruçla arınan kalplerin, sabırla olgunlaşan ruhların ve paylaşmayla güzelleşen hayatların bir mükâfatıdır.

Bayram, öncelikle oruç tutanlarındır. Bununla birlikte, oruç tutamayacak durumda olan çocukların ve mazereti bulunan kimselerin de sevincidir. Bu sebeple her ne kadar “Ramazan Bayramı” olarak bilinse de, aslında “Îdü’l-Fıtır” yani fıtır sadakasıyla bütünleşen bir bayramdır. Çocukların şeker toplayarak neşelendiği bu özel gün, halk arasında “Şeker Bayramı” olarak da anılmıştır. Ancak bu isimlerin ötesinde bayram, paylaşmanın, kardeşliğin ve rahmetin adıdır.

İslâm’dan önce Medine’de yaşayan toplumun da kendine özgü bayramları vardı. O dönem İran etkisiyle kutlanan ve Mecûsî geleneğine ait olan Newrûz ve Mihricân, halkın eğlenceyle geçirdiği günlerdi. Peygamber Efendimiz Medine’ye geldiğinde bu günleri sormuş, onların câhiliye döneminden kalma eğlence günleri olduğunu öğrenince şöyle buyurmuştur: “Allah size o günlerin yerine daha hayırlı iki bayram verdi: Kurban ve Fıtır bayramları.” (Ebû Dâvût, Salât, 239). Bu ilahî yönlendirme ile İslâm, sadece bir inanç sistemi değil; aynı zamanda toplumsal hayatı dönüştüren bir medeniyet inşa etmiştir.

Bugün de zaman zaman farklı kültürlerin bayramlarının öne çıkarılmaya çalışıldığına şahit oluyoruz. Ancak Müslümanlar, kendi bayramlarının kıymetini bilmek ve onları İslâm’ın ruhuna uygun şekilde yaşamakla mükelleftir. Bayram, sadece tatil değil; temizliktir, hazırlıktır, sevinci çoğaltmaktır. Evlerin, sokakların temizlenmesi; çocuklara yeni elbiseler alınması; şeker, lokum ve güzel kokular hazırlanması, bayramın ruhuna uygun bir hazırlığın parçasıdır. “Nerede o eski bayramlar” demek yerine, bayramı yaşatmak ve yeniden inşa etmek gerekir.

Bayram sabahı, mümin için ayrı bir heyecandır. Bayram namazıyla başlayan gün, mezarlık ziyaretiyle derinleşir. Hayatta olmayan anne babalar, yakınlar ve tüm müminler dualarla anılır. Ardından akraba ziyaretleri başlar. Öncelik her zaman anne ve babanındır; onlar yoksa büyükler, teyzeler, halalar, amcalar ve dayılar ziyaret edilir. Büyüklerin ellerini öpmek, sadece bir gelenek değil; saygının ve vefanın ifadesidir. Bu ahlâkın çocuklara öğretilmesi ise bayramın en kıymetli kazanımlarındandır.

Yakın olanlar mutlaka ziyaret edilmeli, uzak olanlar telefonla aranmalıdır. Sadece mesajla yetinmek yerine, sesin ulaştığı bir tebessüm, bayramın ruhunu daha güçlü taşır. Ulaşılamayanlara ise en azından bir mesajla bayram sevinci iletilmelidir.

Şükürler olsun ki içinde bulunduğumuz coğrafyada huzur içinde bayram yapabiliyoruz. Ancak kalbimiz her zamanki gibi sadece kendi sevincimizle dolu değil. Gazze’de, Filistin’de, İran’da, Lübnan’da zulüm altında yaşayan kardeşlerimizin acısı, bayram sevincimize hüzün katıyor. Bombalar altında, yıkıntılar arasında, sevdiklerini kaybederek bayrama giren insanların varlığı, bizlere sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Okullarda katledilen masum çocukların, anne babaların yaşadığı tarifsiz acı, bayramın ne kadar derin bir imtihan olduğunu gösteriyor.

Bu yüzden, öldürülen her canı kendi canımızdan bir parça bilerek üzülüyor, dualarımızı eksik etmiyoruz.

Dileğimiz odur ki, zulmedenler hem bu dünyada hem de ahirette yaptıklarının karşılığını bulsun. Rabbimiz, başta İslâm âlemi olmak üzere bütün insanlığa selamet, huzur ve adalet nasip etsin.

Bayram, sadece sevinmek değil; hatırlamak, paylaşmak ve dua etmektir.

Bayramımız mübarek olsun.