Hürmüz Boğazı ve İslam ümmetinin elindeki yaptırım mekanizmaları

Abone Ol

Zulme karşı kullanılmayan güç, zalimin kılıcına dönüşür. İmkanı olduğu halde adalet için harekete geçmeyenler, tarihin gözünde mazlumdan değil zalimden yana yazılır.

Bugün Ortadoğu coğrafyasında yaşanan krizler bize acı bir gerçeği tekrar hatırlatıyor: İslam dünyası elindeki büyük stratejik güçleri kullanmadığı sürece yalnızca şikayet eden ama sonuç alamayan bir topluluğa dönüşmeye mahkumdur. Bunun en çarpıcı örneği ise Hürmüz Boğazıdır. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü her gün bu dar su yolundan geçer. Enerjiye bağımlı Batı ekonomileri için Hürmüz sadece bir geçiş noktası değildir; aynı zamanda hayati bir damar niteliğindedir. Bu damar bir gün bile kapansa Londra, Paris, Washington ve Tel Aviv’de alarm zilleri çalmaya başlar; piyasalar sarsılır, enerji fiyatları fırlar ve küresel sistem ciddi bir panik yaşar.

Nitekim İran zaman zaman sadece bir açıklamayla bile dünya piyasalarını tedirgin etmeyi başarmıştır. Çünkü herkes bilir ki Hürmüz kapatılırsa küresel düzen birkaç gün içinde sarsılır. Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Böyle bir stratejik güç sadece İran’ın mı elindedir? Elbette hayır. Körfez ülkeleri dünya enerji piyasasının en büyük üreticileri arasındadır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve diğer ülkeler isterlerse enerji kartını kullanarak Batı’ya ciddi baskı uygulayabilir.

israil’in Gazze’de ve bölgede sürdürdüğü saldırgan politikalar karşısında petrol ve ticaret yaptırımları uygulanabilirdi. Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerji akışı büyük bir diplomatik koz olarak masaya konabilirdi. Fakat maalesef bugün İslam dünyasının önemli bir kısmı adalet ve onur yerine makamı, koltuğu ve Batı’nın rızasını korumayı tercih etmektedir. İşte asıl trajedi budur.

İran tek başına attığı bazı adımlarla bile dünya sistemine baskı kurabileceğini göstermiştir. Eğer Körfez ülkeleri ve diğer Arap devletleri bu tür ekonomik ve stratejik yaptırımlara birlikte katılsaydı bugün dünya bambaşka bir denge konuşuyor olurdu. Enerji yollarını kontrol eden bir İslam ittifakı küresel siyasetin yönünü değiştirebilirdi. Yeni bir uluslararası düzen kurulabilir ve bu düzenin ağırlık merkezi Müslüman toplumların elinde olabilirdi.

Fakat imkan varken susmak, güç varken kullanmamak ve zulüm karşısında sessiz kalmak sadece pasiflik değildir. Bu aynı zamanda zulme dolaylı ortak olmaktır. Çünkü tarih bize şunu öğretir: Zalimin karşısında durmayan, hatta elindeki imkanları kullanmayan herkes o zulmün devam etmesine katkı sağlar. Bugün Gazze yanarken petrol zengini ülkelerin sessizliği sadece siyasi bir tercih değildir; bu aynı zamanda ahlaki bir iflastır.

Unutulmamalıdır ki imkan varken adaleti savunmayanlar yarın tarih önünde en az zalimler kadar sorumlu tutulacaktır. Çünkü bazen zulmü yapan değil, onu durdurabilecek güce sahip olduğu halde susanlar tarihin en ağır hükmüyle yargılanır. İşte bugün İslam dünyasının yüzleşmesi gereken gerçek tam olarak budur.

Hürmüz sadece bir boğaz değil; aynı zamanda Müslümanların kullanmayı unuttuğu dev bir yaptırım anahtarıdır. Eğer bu anahtar adalet için kullanılmazsa yarın kapılar başkaları tarafından kilitlenecek ve Müslümanlar kendi kaderlerini belirleme imkanını tamamen kaybedecektir. Bu yüzden mesele sadece enerji değil, irade meselesidir.

Bugün eksik olan şey petrol değil, cesaret ve ümmet bilincidir. Eğer bu bilinç yeniden doğarsa Hürmüz Boğazı sadece bir su yolu değil, küresel adaletin ana damarlarından biri haline gelebilir. Aksi halde Müslüman dünyası elindeki gücü seyreden bir kalabalık olmaya devam edecektir ve tarih bu ihmali affetmeyecektir. Çünkü fırsatlar kaçtığında geri dönmez; milletler ise ancak cesaretleri kadar büyür.

Bugün gereken şey açıktır: birlik, irade ve yaptırım cesareti olmadan adalet kurulmaz, zulüm ise büyümeye devam eder. Ta ki biri çıkıp bedel ödemeyi göze alana kadar.

Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!