Haccın Ardından

Abone Ol

Milyonlarca müminin aynı anda “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” nidalarıyla yöneldiği mukaddes yolculuk sona ererken hacılarımız kutsal topraklardan dönmeye başladı. Onlar sadece bir beldeyi ziyaret edip geri dönmediler; ruhlarını arındıran, kalplerini titreten, kulluk şuurunu yeniden dirilten büyük bir ibadeti yaşayarak döndüler. Hac, insanın Rabbine yürüyüşüdür. Dünyanın yüklerinden sıyrılıp kulluğun hakikatini yeniden idrak etmesidir.

Hac yolculuğunun ilk adımı olan ihram, aslında insanın faniliği kabul edişidir. Hacılar iki parça beyaz örtüye bürünürken makamlarını, servetlerini, renklerini, dillerini ve statülerini geride bıraktılar. Adeta kefeni hatırlatan ihramlarla mahşerin provasını yaşadılar. Zengin ile fakirin, güçlü ile zayıfın aynı safta buluştuğu bu büyük ibadet, ümmet olmanın en canlı tablosunu ortaya koydu. Çünkü Allah katında üstünlük ancak takvadadır.

Arafat ise haccın kalbidir. İnsanlığın babası Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın burada buluştuğuna dair rivayetler, Arafat’ın aynı zamanda yeniden dirilişin ve buluşmanın sembolü olduğunu gösterir. “Bilmek, tanımak ve anlamak” manalarını taşıyan Arafat, insanın hem Rabbini hem de kendi hakikatini yeniden fark ettiği yerdir. Orada insanlar ellerini semaya açıp gözyaşlarıyla dua ederken dünyanın geçiciliğini, ölümün yakınlığını ve ahiretin hakikatini daha derinden hissettiler. Arafat aynı zamanda mahşerin küçük bir provası gibidir. Herkes aynı elbise içinde, aynı meydanda, aynı Rabb’e yönelmiş halde affını istemektedir. Nice günahlar orada gözyaşlarıyla döküldü, nice kalpler orada yeniden dirildi.

Arafat’tan sonra Müzdelife’ye yönelen hacılar geceyi açık gökyüzü altında geçirerek kulluğun huzurunu tattılar. Müzdelife; yakınlaşmak, toplanmak manalarını taşır. İnsan burada Rabbine yaklaşırken aynı zamanda dağılmış gönlünü toparlar. Dünyanın gürültüsünden uzaklaşıp sessizliğin içinde tefekküre dalar. Yeryüzünde milyonlarca insanın aynı amaç için bir araya gelişi, ümmet bilincinin ne kadar büyük bir nimet olduğunu yeniden hissettirir.

Mina’da şeytan taşlanırken aslında taşlanan sadece şeytan değildir. İnsan orada nefsini, kibrini, öfkesini, dünya sevgisini ve günahlarını da taşlar. Hz. İbrahim’in teslimiyeti, Hz. Hacer’in sadakati ve Hz. İsmail’in sabrı burada yeniden canlanır. Hacı, hayatı boyunca şeytanın vesvesesine değil Rahman’ın rızasına tabi olacağına dair söz verir.

Kâbe’nin etrafında yapılan tavaf ise kulluğun en derin sembollerinden biridir. Kâinat nasıl ilahi bir düzen içinde dönüyorsa mümin de kendi iradesiyle Rabbinin huzurunda o ilahi nizama katılır. Her dönüşte kalp biraz daha arınır, ruh biraz daha huzur bulur. Safa ile Merve arasında yapılan sa‘y ise Hz. Hacer’in teslimiyetini ve tevekkülünü hatırlatır. Çölde susuz kalan yavrusu için koşan bir annenin samimiyeti, bugün milyonlarca mümine kulluğun ve gayretin ne demek olduğunu öğretmektedir.

Hacılar bütün bu ibadetlerle adeta annelerinden doğdukları gün gibi tertemiz oldular. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), “Mebrur haccın karşılığı ancak cennettir” buyurmuştur. Ancak asıl mesele hacdan sonra başlamaktadır. Önemli olan kazanılan manevi iklimi koruyabilmek, hac ruhunu hayatın tamamına taşıyabilmektir. Çünkü hac sadece belli günlerde yapılan bir ibadet değil; ömür boyu sürecek bir kulluk bilincidir. Hacı olmak, dilini haramdan, gözünü günahtan, kalbini kibirden koruyabilmektir. “Yakin gelinceye kadar Rabbine kulluk et” emrinin şuuruyla yaşayabilmektir.

Mevlam bütün hacılarımızın haccını mebrur, sa‘ylerini meşkûr, günahlarını mağfur eylesin. Bizleri de hayatını kulluk şuuru, teslimiyet ve takva ile yaşayan kullarından eylesin. Âmin.