Anne bana Yusuf'u anlatır mısın?

Anne bana Yusuf'u anlatır mısın?

-Anne neden Yusuflardan bahsedince gözlerin doluyor. Neden duaların başına hep Yusufları katıyorsun?

-Evladım bunun çok hazin bir hikâyesi var. Gel şöyle yürek kapılarını ardına kadar aç ve beni iyice dinle. Bir varmış bir yokmuş zamanın birinde, adı İslam olan, bir köyde ilim ve irfan yuvasında gözlerini açan küçük bir bebek varmış. Anne- babası evlerine güneş gibi doğan bu şirin bebeklerinin adını, Yusuf koymuşlar, tabi bunun da bir sebebi vardı.

-Sebebi neydi Anne?

-Adını Yusuf koymalarının sebebi Yusuf (A.S) gibi imanlı hayâlı ve en önemlisi de iffet timsali olmasını istediklerindendi. Derken günler ayları, aylar yılları kovalayıp durdu. Nihayet Yusuf kocaman bir delikanlı olmuştu. Üstelik adının sahibi olmuş, edep hayâ ve iffetiyle parmakla gösteriliyordu. Zira Yusuf, İslam, Kur'an çeşmesinden beslenmiş, bu güzellikler onun yüzüne de aksetmişti.

Yusuf'un birkaç tane koyun ve kuzuları vardı. Bunlara çobanlık yapıyordu. Bunun peygamber mesleği olduğunu bildiği için bunu severek yapıyordu. Aslında Yusuf bu çobanlıkla insanlara nasıl davasını anlatacağını öğreniyor ve bu eğitimden gayet memnun görünüyordu.

Ara ara tefekküre dalar, iman ne güzel bir çobandır derdi. Zira nefislerimiz ve şehvetimiz akılsız bir koyun misalidir. Rabbimiz iman ve akıl çobanıyla asi ve yaramaz nefsimizi yönetmemizi istiyor. Aslında her insan nefsinin çobanıdır. Nefsine çobanlık yapamayan onu haram meralardan uzaklaştıramayan başkalarına söz geçiremezdi. İşte Yusuf bu çobanlık vesilesiyle her gün tefekkür mektebinden dersini talim edip akşam evine dönüyordu. Yani Anlayacağın Yusuf, kimseye zarar vermeyen akıllı zeki ve dindar bir çocuktu.

Üstelik yorgun argın eve döner namazını kılar yemeğini yer, küçük çocuklara Kur'an dersi vermek için, caminin yolunu tutardı. Çünkü Yusuf, yüreğinin derinliklerinde yaşadığı o güzel iman hazzını tüm yüreklere taşımak istiyordu. İşte bu nedenle davet ve tebliğe dört elle sarılması gerekirdi. Bunu kutsal bir görev bilip severek yapıyordu. Öyle ki ara ara şöyle derdi öğrencilerine. “Kardeşlerim inanın şu fani dünyada hiçbir şey bana Allah yoluna davetten daha şirin gelmiyor ve hiçbir şey bunun kadar beni mutlu etmiyor.” Derdi.

Davet ve tebliğ elbisesine bürünmüş Yusuf, azim ve gayretiyle, yüzlerce gencin hidayetine vesile olmuştu. Tabi bu durum İslam düşmanlarını rahatsız etmeye başlamıştı.

Tevhid öğretmenimizin buyurduğu gibi; “Eğer sizin imanınız birilerini rahatsız etmiyorsa, demek ki, imanınız kemale ermemiştir.” İşte Yusuf'un imanı kemale ermiş, bu nedenle münafıkları rahatsız etmeye başlamıştı. Önce PKK'nin tehditleriyle karşılaşan Yusuf davasından asla taviz vermedi. Zalimler sadece bununla kalmamış, fiili işkence yaparak Yusuf'u vazgeçirmeye çalıştılar. Fakat Yusuf tepeden tırnağa iman kuşanmıştı vazgeçer mi hiç.

Bu da yetmezmiş gibi, bir gece vakti, zulmün ve cehaletin babaları olan ahmaklar, Yusuf'un evini ateşe verdiler. Yusuf Allah'ın yardımı ile buradan da sağ salim kurtulmayı başarmıştı. Artık Yusuf'a hicret yolu gözükmüştü. Zira Yusuf davasını rahat bir şekilde anlatamıyor ve yaşayamıyordu. Çünkü zalimler ona bu fırsatı vermiyordu. Yusuf gecenin bağrına bir sır gibi saklanarak hicret yoluna koyuldu. Doğup büyüdüğü memleketinden ayrılmak, Yusuf'un o masum yüreğine kor olup düşse de, Yusuf davası için her şeyi göze almıştı.

Gecenin karanlığında, ayakları yeryüzünde yürürken, yüreği göklerde lahuti alemlerde çoktan seyahate çıkmıştı bile.

Ne zormuş Ya Rab! Kendi öz memleketinden sürgün olmak. Ama olsun vallahi değil memleketi senin o güzel davan için dünyayı ve içindekileri de terk etmeye değer.

Efendimiz (A.S) geldi aklına, aslında bu hüznü onun içindi. Yusuf, şimdi hicretin ne kadar acı olduğunu anlamıştı ve kanayan o masum yüreğini sabır mendiliyle sıkıca sarmıştı.

Artık Yusuf muhacir olmuştu. Fakat onu kucaklayacak ona yürek evini açacak bir Ensar'ı yoktu henüz. Muhacir olduğu yerde de davasını anlatmaya devam etti Yusuf, fakat zalimler orda da onu rahat bırakmadılar. Takip tehdit ve sözlü hakaretler. Korkmadı direndi Yusuf, çünkü yanlış bir şey yapmadığını biliyordu. Tek derdi insanların ıslahı için onlara İslam'ı anlatmaktı. Bir seher vaktiydi Yusuf, secde secde yalvarırken Rabbine, zalimler onu nasıl yakalayacaklarının planını yapıyorlardı. Ve nihayet Yusuf'u, namazdan ellerini kelepçeleyerek, en gaddar zalimlerin dahi yapmadığı bir usulle yargılayıp zindana attılar.

İşte şimdi Yusuf adının sahibi olmuştu. Zira onun gömleği de arkadan yırtılmış, haksız yere yıllarca 15-18-25- yıl zindanda tutuldu. Zindan içinde zindan yaşadı Yusuf, annesi, eşi, babası hakka uğurlanırken, Yusuf onların taziyesine dahi katılamamıştı.

Sonra düğünü oldu Yusuf'un, fakat damatsız bir düğündü bu, ne acı değil mi yavrum? Hayatının en mutlu gününde, yüreğinin kan ağlaması. Ya geline ne demeli, tevekkül ve teslimiyetiyle Hacer annemizi aratmayan bir gelin. Bunu senden Rabbin mi istedi? Öyleyse o bizi zayi etmez git yolun açık olsun Yusuf'um. Şimdi anladın mı yavrum Yusuf denilince neden gözlerimin dolduğunu yüreğimin kan ağladığını.

Esma Akbalık

 

En Çok Okunanlar