Kapı kapı gezip seni aradım, sanat varsa sanatkâr da vardı...

Kapı kapı gezip seni aradım, sanat varsa sanatkâr da vardı...

Kapı kapı gezip seni aradım, sanat varsa sanatkâr da vardı geç olmadan anladım!

Kapı kapı gezdim aradım seni. Doğan ve batan her güneşte, karanlığın en zifiri olduğu anlarda… Sana layık olamadım hiçbir dem.  Uzaklaştım kimi zaman, ama asla tamamen gittim diyemem. Nasıl uzaklaşırım büsbütün senden, insan gibi muhteşem bir varlığı sen yaratmışken… İşte geldim yine, günahlarımla sevaplarımla, içimde bir korku… Ancak benim günahım senin merhametinden asla büyük olamaz, bunun ümidi kalbimi besliyordu…

Kapı kapı aradım seni. İlk kapıda varlığını baştan sona inkâr edenlerle karşılaştım. Epey şaşırdım, zira bunca kanıt varken inanmamak inanmaktan daha zordu. Hem inkâr etmek de bir çeşit kabullenmek değil mi? Bunca muhteşem yaratılmış varken, yeryüzü bunca güzelliklerle donatılmışken yaratıcıyı inkâr etmek ahmaklık değil mi?

Diğer kapıda kendini küçümseyenlerle karşılaştım.  Maymundan geldiğini söyleyecek kadar kendini basit görenlerdi bunlar. Maymunu küçümsemiyorum elbette. Yaratılmışların en üstünü olan insanoğluna melekler bile secde etmişti. Akıl sahibi olmayan bir varlığı kendisiyle aynı kefeye koymak, delilik değil de neydi? Sözde evrim teorisi adını verdikleri bir ahmaklığa inanıyorlardı. Güya bilim de onların arkasındaydı. Kanıtsız teori sunmayan bilim bu teoriyi nasıl kabul etmişti! Newton'un yer çekimi yasasını kanıtlamasını isteyecekti. Newton'un kanıtı ağaçtan düşen elmaydı. İnsanın maymundan geldiğini iddia edenlerden delil istediğinizde ki arkeoloji böyle gelişmişken, binlerce yıl öncesinin kalıntıları bulunurken neden bugüne kadar maymunla insan karışımı bir fosil bulunamadığını sorduğunuzda afallayacağı muhakkaktır. Bazıları yarı insan yarı maymun geçiş formları bulduk diye soyu tükenmiş maymun fosilleri gösterirler. İnanmak için böylesine delil varken, inanmamak için hiç delili olmayan bir teoriyi nasıl da körü körüne benimsemişlerdi. Körlük aslında gözün görmemesi değil, var olanı görememekti. Bu kapıda bana bunu göstermişlerdi.

Kapı kapı aradım seni, üçüncü kapıda anlattılar seni. Kapıdan ilk girdiğin andan beri bir huzur kaplamıştı bedenimi. Bir söz söylemişlerdi çok etkilenmiştim:

“Gözü veren zat, hem gözü görür, hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. “  Bediuzzaman Said Nursi'nin sözüydü.  Bir sürü kanıt göstermişlerdi. Dilim dilim yaratılmış mandalinadan hiçbir temele oturtulmadan öylece asılı duran gökyüzüne kadar her şey kanıtlarıydı. Ancak en büyük kanıtı sendin, bendim, insandı. Gözle görülemeyecek kadar atomların bir araya gelerek oluşturduğu, hem gören hem konuşabilen hem duyabilen hem de koklayabilen bir organizma nasıl olurda tesadüf olurdu. Sanat varsa sanatkâr da vardı. İşte bak buldum seni, bir İbrahim misali. Varlığım acizliğin şekillenmiş hali. Ey Rahman, Ey Rahim, El Kadir sevdiğin kullarının arasına al bizleri…

ŞEYDA ÜNAL

En Çok Okunanlar