YÜKLENİYOR

Geçmişten Günümüze Türkiye-ABD İlişkileri

Geçmişten Günümüze Türkiye-ABD İlişkileri

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türkiye-ABD İlişkileri

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler, henüz Osmanlı Dönemi'nde ABD'nin kurulmasından (1783) birkaç yıl sonra, bu yeni gücün Akdeniz'deki ticari faaliyetleri çerçevesinde başlamıştır. O dönemde Cezayirli gemiciler, Akdeniz'de izinsiz dolaşan, ABD'ye ait iki gemiye el koymuştur. Osmanlı ile ABD arasındaki bu ilk problem, Osmanlı henüz ABD'yi tanımadığından, Cezayir eyaleti ile ABD arasında 1795'te, Trablus eyaleti ile 1796'da, Tunus'la ise 1797'de varılan, ABD'nin Osmanlı'ya yılda 12 bin altın veya ona eş değer miktarda mühimmat ödemesini zorunlu kılan anlaşma ile aşılmıştır. ABD, 1795-1815 yılları arasında düzenli olarak Osmanlı'ya söz konusu ödemede bulunmuştur.

ABD, 1799 ile 1828 yılları arasında Osmanlı ile birkaç kez dostluk ve ticaret anlaşmaları yapmaya çalışmış fakat bu girişimler bir sonuca ulaşmamıştır. Ancak Osmanlı donanmasının 1827 yılında Fransız-İngiliz-Rus müttefik donanmasınca yakılması üzerine II. Mahmud, Batı'ya karşı bir dost arayışı çerçevesinde 7 Mayıs 1830'da ABD ile Seyr-i Sefâin Ticaret Anlaşması'nı imzalamıştır. O dönemin bütün anlaşmaları gibi bu anlaşma da zayıflayan Osmanlı'nın aleyhine dönmüştür.

ABD, Osmanlı ile resmi ilişkisini düzenledikten hemen sonra Osmanlı tebaası Hıristiyanlara yönelik misyonerlik faaliyetlerine başlamış, Ortodoks ve Katolik Hıristiyanları Protestanlaştırarak kendisine bağlama ve çıkarları doğrultusunda kullanma yoluna gitmiştir. ABD'nin bu girişimi, ilkin Hıristiyan tebaayı rahatsız ederken, zamanla bu tebaadan özellikle Ermenileri çıkarları için araçsallaştırmasına kadar varmıştır.

Zayıflayan Osmanlı, ABD'nin İstanbul, Beyrut, İzmir konsoloslukları üzerinden Protestan okulları açmasını engelleyememiş; Ermenileri Osmanlı aleyhinde kışkırtmasının da önüne geçememiştir. 19. yüzyılın sonunda ABD ile Osmanlı arasındaki ticaret hacmi bir milyon dolara ulaşırken, Amerikan Board teşkilatı, Osmanlı ülkesinde sayısı 400'e yaklaşan Protestan okulu açmayı başarmıştır. Bu teşkilatın yoğun çalışmaları ile Osmanlı'da Protestanların sayısı otuz bine yaklaşmış, ülkede yeni bir azınlık doğmuştur. Osmanlı; Antakya, Urfa, Mardin ve Musul'a uzanan, sayıları elli civarındaki okul dışında, ruhsatsız açılan Protestan okullarını denetleyememiş, bunların Ermenilerin emellerine hizmet etmesini engelleyememiştir.

1895'te ABD, Ermeniler üzerinden Osmanlı'nın iç sorunlarına müdahale etmeye başlamış, Amerikan Senatosu, Ermeniler lehine bir karar almıştır. Osmanlı Devleti'nin Haçlı zihniyeti çerçevesinde değerlendirdiği bu kararı ABD, Ermenileri himaye ve Osmanlı'yı Berlin Antlaşması'nın kararlarına uymaya zorlama gerekçelerine dayandırmıştır. Ancak Ermenilerin başarı umutlarını yitirmesiyle ABD'nin Osmanlı'ya yönelik bu talepleri, Osmanlı'dan önemli bir Ermeni nüfusun ABD'ye göç etmesiyle neticelenmiştir.

Cumhuriyet'in İlanından AK Parti İktidarına ABD ile İlişkiler

I. Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Osmanlı'nın yıkılması ve Anadolu'yu dahi koruyamama endişesi, aralarında yazar Halide Edip Adıvar ve Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi'nin de bulunduğu kimi şahsiyetlerin, Wilson Prensipleri'ni sahiplenerek, Wilson Prensipleri Cemiyeti'ni kurmalarına yol açmıştır. Cemiyet, işgale karşı çözüm olarak Amerikan mandası olmayı önermiştir. Bu öneri, günün koşullarının oluşturduğu zorlamanın bir neticesi gibi ele alınsa da Cumhuriyet Dönemi boyunca Sovyetlere karşı ABD himayesine girme ya da bir kesime karşı ABD ile işbirliği şeklindeki bir sürekliliğin ilk adımını teşkil etmiştir.

Cumhuriyet'in kurucu kadrosunun, 1923'te ABD'nin lehinde olan Chester Teşvikleri anlaşmasını imzalamasına rağmen ABD, modern Türkiye'nin kuruluş senedi olarak kabul edilen Lozan'ı tanımamıştır.  Türkiye'nin 1923-1927 yılları arasındaki Lozan'ı Amerikan Senatosu'na kabul ettirmeye dönük çabaları her seferinde Amerika'nın Ermenilerle ilgili eleştirilerine takılmış; böylece Lozan Konferansı'nda gözlemci statüsünde bulunan ABD, İtilaf Devletleri'nin Türkiye'ye dayattığı Lozan Antlaşması'nı Türkiye aleyhinde yetersiz bularak tanımayan ülke olarak kalmıştır. 

ABD'nin bu tavrı ve I. Dünya Savaşı'nın bıraktığı menfi hatıralar nedeniyle İslam dünyasının pek çok kesimi gibi Türkiye'de de II. Dünya Savaşı'nda Alman ve Hitler yanlılığı ilgi görmüştür. Ancak savaşın Almanya aleyhine neticelenmesi ile Türkiye, sembolik olarak Almanya'ya savaş açmış görünmüştür.

Türkiye, II. Dünya Savaşı'nın ardından kendisini savaşın kazananlarından Sovyetler Birliği'nin tehdidi altında hissetmiştir.  19 Mart 1945'te Sovyet Hariciye Komiseri Molotov,  7 Kasım 1945'te sona erecek Türk-Sovyet Dostluk Anlaşması'nın günün koşullarına uyarlanarak uzatılması için Türkiye'ye nota vermiş, bu notayı Giresun'a kadar varan toprak talepleri izlemiştir. Sovyetlerin bu tutumu, Türkiye'yi bundan sonra adı konulmamış bir Amerikan himayesine itmiştir, zaman zaman “manda olma” ya da “elli birinci eyalete dönüşme” ithamına kadar varan bu himaye, 1945 sonrası Türkiye'sinin bağımsızlığını zedeleyen en önemli unsur olmuştur.

Türkiye, 12 Mart 1947'de ilan edilen Truman Doktrini ile komünizm tehdidi altındaki ülke statüsüne geçmiş; doktrin doğrultusunda Türkiye, Yunanistan'ın aldığı 300 bin dolara karşılık, ABD'den 100 bin dolar yardım almış, bu yardımı genelde aşağılayıcı nitelikte bulunan Marshall yardımları izlemiştir.

Sovyetlerle ABD arasındaki doğrudan silahlı çatışmalar olmaksızın yaşanan gerginlikleri ifade eden Soğuk Savaş boyunca Türkiye, sivil veya askeri iktidar dönemleri fark etmeksizin, ABD'nin yanında yer almıştır.

ABD, Türkiye'nin NATO üyeliğini, üyelik henüz başlamadan Kore Savaşı ve İncirlik Üssü ile kendi çıkarlarını Türkiye'ye dayatma unsuruna dönüştürmüştür. Türkiye, 1950'de Meclis kararı olmaksızın ABD safında Kore Savaşı'na fiili olarak katılmıştır. 1951'de de Amerika'nın İncirlik'te üs inşaatına başlamasına izin vermiştir. Bunun karşılığında 1952'de NATO üyeliğine kabul edilmiştir. Üye tek Müslüman ülke olarak Türkiye'nin NATO içindeki yeri, daha çok Sovyetlere karşı Amerikan himayesindeki bir konum olarak belirmiştir.

NATO üyeliğinden sonra Türkiye ordusu, mühimmat ve insan unsuru eğitimi bakımından ABD'nin etkisi altına girmiş; Türkiye ekonomisi de zamanla ABD ile ilişkilere endekslenmiştir.

ABD, NATO üzerinden Türkiye ordusu ve istihbaratına sirayet etmiş, kimi zaman bazı ordu ve istihbarat mensupları, Amerikan İstihbarat Örgütü CIA için çalışmakla ya da doğrudan ondan emir almakla itham edilmiştir. Sivil unsurlar içinde de örgütlenme çabasına giren ABD, “Komünizmle Mücadele Derneği” üzerinden sağ kesime; Rockefeller bursu gibi dışarıya dönük sosyal fonlar üzerinden sosyal demokrat kesime sirayet etmiştir. Rotary ve Lions Kulüpleri gibi dernek ve vakıflarla modern kesimin tamamı üzerinde etkili olan ABD, Türkiye'nin askeri, siyasi yapılanmasında olduğu kadar büyük şirketlerinin yönetimlerinde de kendi lehinde kolaylıkla kararlar aldırabilmiştir. 

Süreç içerisinde ABD, bir tür algı yönetimiyle, çoğunluğu temsil eden Türkiye'nin sağ partilerini kendi yandaşı konumunda gösterirken bu partiler de halkın bağımsızlık ve Batı'ya karşıtlık değerleri ile uyuşmayan ABD yanlılığını, komünizme karşı olma “değerler esası” üzerinden açıklamışlardır. Buna karşı ABD, sağ partilerin zaman zaman bağımsızlık meyliyle Sovyet Rusya ile ölçülü ilişkiler geliştirme talebini, üzerinde etkili olduğu Kemalist askeri unsurlarla hizaya getirmiş, bu yöndeki baskı ve teşvikleri Türkiye'de 1960'tan itibaren askeri darbeler sürecini başlatmıştır.

1968'de haşhaş ekimi Türkiye ile ABD arasında probleme dönüşmüştür. ABD, gençlerinin manevi boşluk ve emperyalist emellerinin doğurduğu Vietnam bunalımıyla sürüklendiği uyuşturucu kullanımını Türkiye'deki haşhaş ekimine bağlamıştır. ABD'nin baskısına rağmen Süleyman Demirel başbakanlığındaki sivil hükümet haşhaş ekimini yasaklamamıştır. Ama 12 Mart 1971'deki askeri darbe ile işbaşına getirilen sosyal demokrat-Kemalist Başbakan Nihat Erim'in hükümeti, haşhaş ekimini yasaklamıştır.

ABD, Kıbrıs sorunu öne çıktığında Sovyetlerin, bu sorundaki tutumundan dolayı Türkiye'ye saldırması durumunda NATO'nun Türkiye'yi savunmayabileceğini açıklamıştır.  Türkiye'nin ABD ile ilişkileri 70'li yılların başından itibaren gerginleşmiş, halkın ABD'ye karşı öfkesi artmıştır. Neticede ABD'nin baskılarına karşı halkın yanında yer alma sözü veren Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi, Bülent Ecevit liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi ile 1973'te koalisyon kurmuştur. Cumhuriyetin Kemalist kurucu zihniyetiyle ona karşı duran İslâmî kesimin içinden çıkan kadroları buluşturan bu koalisyon,  adeta Cumhuriyet öncesi Batı karşıtı ruhla, ABD'ye karşı bir tür “milli direniş hükümeti”ne dönüşmüştür. Koalisyon, ABD'nin itirazına rağmen Kıbrıs Harekâtı'nı gerçekleştirmiş, haşhaş ekimini yeniden başlatmış, İncirlik Üssü ve ABD'nin elindeki diğer üslere el koyarak bunları Silahlı Kuvvetlerin denetimine bırakmıştır. ABD, koalisyonun bu direnişine Türkiye'ye 1975'ten itibaren silah ambargosu uygulayarak karşılık vermiştir. Ancak Türkiye'nin Sovyetler Birliği'ne yanaşmasından endişe duyarak Türkiye karşıtı adımlarını Türkiye'yi NATO'dan atma gibi bir boyuta ulaştırmamıştır.

ABD, Türkiye'ye uyguladığı silah ambargosuna 1978'de son verirken ordu ve istihbarat içindeki etkinliğini sürdürmüş, 12 Eylül 1980'de güdümündeki bu unsurlarla askeri darbe yapmayı başarmıştır. Askeri rejim, 1971'de olduğu gibi ABD lehine kararlar almaya başlamış, 11 Aralık 1980'de imzaladığı Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması ile İncirlik Üssü'nü yeniden ABD'nin kullanımına açmıştır.

1980 sonrasında askeri unsurlarla sivil siyaseti kendisi ile dostluk yarışına sürükleyen ABD, Turgut Özal'ı çıkarlarına uygun kararlar almaya zorlamıştır. Turgut Özal'ın orduyu I. Körfez Savaşı'na katılmaya ikna etme çabaları, ordu ile sivil siyaset arasında çekişmeye yol açmış, bu çekişme Özal'ın zaferiyle sonuçlanmış görünse de Türkiye, ABD'nin yanında fiili olarak I. Körfez Savaşı'na katılmamıştır.

1991'de Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle Türkiye'nin ABD ile komünizm karşıtlığı üzerinden geliştirdiği işbirliğinin sağ-muhafazakâr kesimde karşılık bulan değerler esası açıkta kalmış, anlamını yitirmiştir. ABD, bu süreçte NATO'ya diktatörlere karşı demokratik değerleri ve halkların çıkarlarını koruyan bir misyon yüklemeye çalışmış ancak bu misyon Türkiye'de liberal bir kesim dışında ilgi görmemiştir. ABD, bu süreçte Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğini destekleyen açıklamalarıyla Türkiye ile ilişkilerini, Türkiye halkı nezdinde anlamlandırmaya çalışmıştır.

AB üyesi olmaya, askeri unsura karşı seçimli sistemin garanti altına alınması dışında anlam yüklemeyen Türkiye'nin muhafazakâr kesimi, ABD ile arasındaki mesafeyi gittikçe açma eğiliminde iken 28 Şubat süreci ile cezalandırılmıştır. ABD, bu süreçte muhafazakâr kesimi kendi yanında olan ve kendisine karşı olan şeklinde sınıflandırmıştır. Onun yanında olan kesim, ABD'nin NATO'ya biçtiği diktatörlere karşı demokrasinin ve insan haklarının yanında yer alma rolünden hoşnutsuz olan ordu içinde etkin Kemalist gruba karşı, ABD ile işbirliğinde yarışmayı önermiş, bu önerisi geleneksel muhafazakâr kesimi aşarak Milli Görüş'ün İslamî köklerinden gelen bir kesim tarafından da kabul görmüştür. Bu kabul, ordu içindeki ABD ve israil'le ilişkili kesim kast edilerek “Bunlara boyun eğeceğimize efendileri ile görüşürüz” düzeyine varmış, muhafazakâr İslamî kesimin önemli bir bölümü 28 Şubat baskısından kurtulmak için ABD ile yakınlaşmanın meşruiyetini dillendirmiştir. Böylece ABD güdümündeki 28 Şubat süreci, yine ABD'ye sığınılarak aşılmaya çalışılmıştır. AK Parti 2002'de iktidara bu siyasi ortamda, ama 28 Şubat sürecinin ABD'nin desteğinde geliştiğini bilen geniş bir halk desteğiyle gelmiştir.

SDAM raporu… Devamı yarın

En Çok Okunanlar