HABLULLAH'A Sarılmak

HABLULLAH'A  Sarılmak

Hablullah (Allah'ın ipi) tabiri, Kur'an-ı Kerim'de Ali İmran suresi, 103. ayette geçer. Bu ayet, Evs ve Hazreçli Ashab-ı Kiram'dan bir kısım Müslüman'ın, yaşlı nifak uzmanı bir Yahudi'nin tahrikiyle az kalsın birbirlerine girecekleri bir anda nüzul olmuştur. Ayet, Müslümanları geçmişte yaşanan cehaletten dolayı meydana gelen düşmanlık ve ayrılığa tekrar yaklaşmamaları noktasında uyararak, Allah'ın ipine hep beraber sarılmalarını emrediyor.

Allah'ın ipi; Allah'ın dini, Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz (s.av.)'in sünnet-i seniyyesidir. Allah'ın ipini soyut bir kavram olarak değil; her işimizde, her söylemimizde somutlaşan; insanları ve insanların toplumsal ilişkilerini maddi/manevi her alanıyla kendine bağlayan; her şeyin çıkış noktasının kendisi olduğu çok ipli; çok yönlü, çok boyutlu bir mastar, bir mihenk olarak algılamalıyız.

Allah-u Teâla (c.c.), Peygamberleri (asm) göndermekle insanların nasıl davranmalarının gerektiğini bildirmiştir. Değim yerindeyse gökten ipini sarkıtarak ona tutunmamızı istemiştir; çünkü en sağlam ip, en kopulmaz ip, en güvenilir ip ve her şeyin çözümünün onda olduğu en fıtri iptir Hablullah. Kim neye çözüm isterse onda bulur. Kim neye cevap isterse onda bulur. Yeter ki, ona sıkı sıkıya sarılalım. Sorunumuzun, sıkıntımızın çözümünün Hablullah ile ilgili mastarını, çıkış noktasını bulup oradan çözümüne başlayalım. Başka yerde ve başka şekillerde çözüm aramak yanlış; nefsi ve şeytani olacağından sorun ve sıkıntılarımızın çözümüne katkıda bulunmayacağı gibi, sorun ve sıkıntılarımızın daha da büyümesine yol açacaktır.

Hablullah; kişisel olsun, toplumsal olsun ilişkilerin sevgi, saygı, fedakârlık, feragat, hüsnü zan ve affetme temellerine dayanmasıdır. Nefsi dürtülerle hareket eden kişi ne Hablullah'a bağlanabilir, ne de bağlı olduğunu iddia edebilir. Hablullah'a bağlı olmak, bir sorunla karşılaşılması durumunda haklı olunsa bile hakkından vazgeçmeyi de Müslüman kardeşini affetmeyi  de gerektirir.

Yani anlayacağınız Hablullah, samimiyettir, aşktır, sevgidir, muhabbettir, isardır, güvendir, kardeşliktir, fıtrata sarılmaktır, kurtuluşa koşmaktır… FADIL ŞANİ

Efendimiz(sav)'den kalan emanet 

Sancak-i serif:

Saadet devrinin kahramanları kalplerinde iman, ellerinde Peygamber sancağı ile zaferden zafere koştukları bir devirdi. İla-yı kelimetullahı yüceltme gayesi, cepheleri sıcak tutan bir aşk idi. Bu dönemde gerçekleştirilen gazvelerde Efendimiz (asm) ashaptan her birliğe

ayrı bir sancak verirdi. Her birlikte birer sancak bulunurdu.

Bu sancaklar içerisinde Efendimiz (asm)'a mahsus bir sancak vardı. Sancak-ı Şerif dediğimiz bu sancağa Ukab adı verilmişti. Bu sancak Hazreti Aişe validemize ait olan; siyah, yünlü bir kumaştan yapılmıştı. Önceleri Efendimiz (asm) gittiği seferlerde beyaz bir sancak kullanırdı. Uzun bir mızrağa bağlanan beyaz bir kumaştı bu sancak. Hicretin birinci yılından itibaren kullanılmaya başlanan bu sancak Hayber savaşına dek İslam ordusunun ve Efendimiz'in sancağı olarak kaldı. Daha sonra Ukab dediğimiz sancak hazırlanacaktı.

Ukab adlı Sancak-ı Şerif, Efendimiz (asm)'ın ordusunda Mekke'nin fethini görmüştü. Efendimiz (asm)'ın ahirete irtihalinden sonra, dört halife döneminde de seferlerde, fetihlerde hep en öndeydi. Her birliğin kendi bayrağı olmasına rağmen, Efendimiz (asm)'ın sancağı İslam ordularının her zaman merkezindeydi. Efendimiz(asm) ‘ın sancağı altında birleşen müslümanların önünde, fetih fetih kapılar açılıyordu.

Zaman tüm kuvvetiyle atiye hücum ederken, Sancak-ı Şerif Bağdat'tan Mısır'a gelen Abbasi halifesiyle Mısır'a geldi. Sonrasında Osmanlılar, Mısır ve Hicaz seferleri sırasında buralarda bulunan mukaddes emanetleri alıp İstanbul' getireceklerdi. Liva-i Şerif'te getirilen bu emanetler arasında yer alıyordu.

Yıllar herşeyi nasıl yıpratıyor ise Liva-i Şerif'te geçen zaman içerisinde epey yıpranmıştı. Her tarafı dökülen sancak adeta toz hâline gelmişti. Osmanlı terzileri yeşil atlas kumaştan yeni bir sancak diktiler. Toz hâline gelen Sancak-ı Şerif'in kalan parçalarını bu sancağın üzerine diktiler. Bu şekilde Efendimiz (asm)'ın Liva-i Şerif'i günümüze kadar muhafaza edildi. Bugün hâla Topkapı Sarayında, mukaddes emanetler dairesinde muhafaza ediliyor. YUSUF TOPRAK

KEŞKÜL

Evladın Tabutu:

Matemli bir adam çocuğunun tabutunun arkasından gidiyor, mecalsiz bir hâlde;

“Ey benim dünyada eşi benzeri olmayan yavrum! Nasıl gittin? Daha âlemi göremeden çekip gittin.” diye ağlıyordu. Kendi kendini paralıyordu. Oğlunun ölmesinden ziyade, dünya nimetlerinden ayrılmasına üzülüyordu.

İrfan ehli bir adam bu sözü duyup, durumu böyle görünce, şöyle dedi: “Farzet ki yüzlerce defa dünyaya geldi, dünyayı gördü, ne olacak? Ne değişecek? Yine bu dünyayı bırakmayacak mı? Yine bu dünyayı terk etmeyecek mi?

Sen dünyayı kendinle beraber götürecek olan dahi, yine de dünyayı görmeden öleceksin.”

Sen daha âlemi seyrederken ömür tükenip gitti. Yaralarına ne zaman merhem koyacaksın?

Sen hasis nefsinden kurtulana dek bu değerli can pislikte kaybolup gidecek. Bu ömür yitecek.

Feridüddini Attar

FETVALAR

✒SORU: Kaş aldırmak bayanlara benzediği için caiz değil diyorsunuz. Fakat iki kaşın ortasını aldırmakla kadına bezemediğimi düşünüyorum. İki kaşımın ortasında çok fazla kıl var. Bunları lazerle aldırmayı düşünüyorum. Çünkü çok kötü duruyor. Bunları aldırmam haram mıdır?

CEVAP:  Kaşları yolarak inceltmenin haram olduğuyla ilgili islam âlimlerinin icması vardır. Çünkü bununla ilgili Efendimizin hadisi mevcuttur. Câbir bin Abdullah (radıyallahu anh) Resûlullah (asm)'dan işittim: 

“Dişleri inceltip dikkat çekecek hale getiren, kaşları yolup incelterek dikkat çekmeye çalışanlara ve dövme yaptırarak yaradılışı değiştirenlere lanet etti.” (Buhari)

 Kaşlar yaratılış itibariyle bir düzen içerisinde yaratılmıştır. Saç ve sakal gibi artmazlar. Bu yaratılışı değiştirmek caiz değildir. Fakat bazı kimselerde bu durum farklılık arz ederek kaşları aşırı derecede fazla olabiliyor. Öyle ki bu kimse bulunduğu toplumda mahcup oluyor ve kendisini ayıplanmış olarak hissediyor. Bu durumda olan kimseler için bazı âlimlerin fetvası mevcuttur. Hanbeli mezhebi imamlarından İbnu Kudâme derki:

“Kaşları tıraş etmek caizdir. Çünkü hadisteki nehiy tıraş için değil de yolmak içindir.”

Aynı şekilde bazı âlimler iki kaş arasının, alınması haram olan kaş kısmından sayılmadığını söyleyerek tıraş edilmesi ve yolunmasında bir sakınca görmezler. 

Özetle; kaşları aldırmak sadece bayanlara benzemek sebebiyle haram kılınmamıştır. Allah'ın hilkatini değiştirmek, fisku fücur işleyenlere benzeme ve hadise muhalefet etme gibi çeşitli sebeplerden dolayı bu amel haram kılınmıştır. Bu bakımdan kaşları aldırmak caiz değildir.

İslam alimlerinin konuyla farklı bazı tevillerini göz önünde bulundurursak şöyle bir sonuca varabiliriz; kişinin kaşları genel olarak insanlarda bulunan kaş oranından oldukça fazlaysa ve toplum içerisinde mağdur ve mahcup olmasına sebebiyet verecekse aldırmasında herhangi bir sakınca yoktur. Fakat böyle bir sorunu olmadığı halde sırf daha fazla güzelleşmek veya başkalarını taklit etmek için kaşlarını aldırırsa varid olan hadisin muhatabı olur.

SURELERİ TANIYALIM

NUR SURESİ :

Sure, adını Allah'ın nurunu bize anlatan şu ayetten almıştır. “Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O'nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.”(Nur-35)

Medine döneminde nazil olmuştur. 64 ayettir.  Nüzul sıralamasında 102. sure olup, Haşr suresinden sonra, Hac suresinden önce indiği rivayet edilir. Ancak ayetlerin içeriği surenin peyderpey indiğine işaret etmektedir.

Harise b. Mudarrib bu surenin önemi hakkında şöyle demiştir: “Hz. Ömer bize Nisa, Ahzab ve Nur surelerini mutlaka öğrenin, diye yazılı emir gönderdi.”

Sure, “(İşte bu âyetler) bizim indirdiğimiz ve (hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir sûredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık açık âyetler indirdik.” ayetiyle başlar… Devamındaki ayetlerde zina eden kadın ve erkeğin cezasıyla ilgili hükümleri sıralar. Başkasına zina isnadında bulunanların durumundan bahseder. Tövbe kapısının ise sürekli açık olduğunu, zina etmiş olsalar bile herkesin bu kapıdan istifade edebileceğini bildiren ayetler gelir. Bu nimetin ne kadar mühim olduğunu ise şu ayetle bize hatırlatır; “Ya Allah'ın size bol lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu.)?”

Müminlerin annesi Hz. Aişe'ye atılan çirkin iftiraya gereken cevaplar verildikten sonra, bir kardeşimizle ilgili duyduğumuz çirkin haberleri araştırıp teyit etmeden hüküm vermenin ne kadar kötü bir davranış olduğunu devamındaki ayetlerde dile getirilir.

Akabinde Allah (cc)'ın bize verdiği nimetler teker teker sıralandıktan sonra şu tavsiyede bulunulur; “ Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, şunu bilsin ki o, edepsizlikleri ve kötülüğü emreder.”

Evlere giriş ve selam adabı anlatıldıktan sonra Mümin erkeklerin ve kadınların gözlerini haramdan sakınmalarını emreden ayetler gelir. Devamında, kimsenin inkâr edemeyeceği bir açıklıkla Mümin bayanların cilbablarını boyunları üzerine sarkıtmalarını emreder…

Sonlara yaklaştıkça bekarların evlendirilmeleri, cariyelerin fuhşa zorlanmaması, kafirlerin inkarı, göklerin ve yerin yaratılışındaki sırlar, İtaat – namaz - zekat gibi mefhumlar açıklanır.

Son olarak da Münafıkların sapkınlıkları dile getirilir ve şu ayetle sure nihayete erer; “Bilmiş olun ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. O, sizin ne yolda, ne durumda olduğunuzu iyi bilir. Huzuruna döndürülecekleri günde ise, yapmış olduklarını hemen kendilerine haber verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir…”

Allah en doğru bilendir…

ER-RÂFİ'

Allah'ın güzel isimlerinden olan Er-Râfi', peygamber ve müminlerin şan ve şereflerini yükselten, dilediğine şeref bahşeden, dilediği kulunu üstün eden, rızkı yükseltici ve şeref verip yükselten anlamlarına gelmektedir.

Cenab-ı Zü-l Celal Er-Râfi'dir. Dilediğini alçaltan dilediğini yüceltendir. Alçalttığını yüceltecek, yücelttiğini alçaltacak yoktur… Nasıl ki bir sultanın zelil olmasında El-Hâfid ismi tecelli ediyorsa, bir kölenin de sultanlık makamına yükselmesinde de, Er-râfi ismi tecelli etmektedir.

Bu ismin hürmetine müminlerin Hak Teâla katında dereceleri yüceltilir, cennetteki mertebeleri yükseklere çıkartılır…

Sadece ahirette değil bu ismin tecellisi dünyada da tezahür eder… Mesela; Asr-ı saadet bu ismin tecellisidir. Yüce Peygamber bu ismin hürmetine şan şeref kazandı, müşrikleri zelil edip asr-ı saadetin bayrağını yücelerde dalgalandırdı.

Kuşların uçması, semanın yükseltilmesi, dağların heybeti, hatta uçakların havalanması, zayıf ve bakıma muhtaç bir bebeğin zamanla güç kazanması bu İsm-i Şerif'in tecellileridir. Aşağıdan yukarı çıkan her şey bu ismi intisap eder… Hatta kâfirlerin zahiren yükselme izni bile bu ismin tecellisidir. Yükseklere çıkmalarına izin veren Zat, inkârında ısrarcı olanları yükseklerden El-H'afid ismi ile tekrar yerle bir eder…

Ayrıca manevi olarak da tezahürleri vardır. Bir kâfirin Mümin olması, Bilinçsiz bir Müslümanın takvaya erişmesi ve bilinçlenmesi, meleklerin semaya yükselmeleri, ruhların bedenden ayrılıp diğer âleme rücu etmeleri ve daha birçok sır bu ismin eserleridir.

 

 

En Çok Okunanlar