• DOLAR 5.776
  • EURO 6.365
  • ALTIN 271.14
  • ...
Bilmenizde  fayda var… - Zindandan Mektup

Geçen günlerde zindanın daracık ve soğuk bir odasında kışlıklarımı giymiş, bir an gündeme dair haberlere göz atıyordum. Haberlerde birkaç sivil toplum örgütünün, İslami davadan cezaevinde bulunan mahkumlar için yasal düzenlemenin yapılması gerektiği çağrısı yer alıyordu.

O an çok uzaklara gittim. Geçmişten bu yana, zindanda geçen, on altı yılımı düşündüm... Yaşadıklarımı gördüklerimi ve öğrendiklerimi...

Yaşadıklarım yekûn bir tecrübe oldu. Bu tecrübe bütününde söz konusu habere dair değerlendirmelerimde acı, ıstırap, görmezden gelinme, ötekileştirme gibi örnekleri bulacaksınız. Belki taraflı ama gerçek... Belki duygusal ama yaşanmış... Belki menfi ama tespitli...

Yıl 2000... o zamanki olağanüstü şartlarda gözaltına alınmış, her türlü işkenceden geçirilmiş, İstanbul- Beykoz`da ele geçirildiği iddia edilen dijital belge ve bilgi üzerinden ifadeler isnat edilmiş, zoraki imzalar atılmış, polis eşliğinde savcılığa çıkarılmış ve ardından devletin güvenliğini esas alan, adil olmayan mahkemece tutuklanmamız gerçekleşmişti. Böylece esaret altında cezaevi ile mahkeme alanları arasında mekik dokumaya başladık.

Yıl 2003... mahkeme başkanı hakkımızda verilen kararı açıklıyordu: (Sözde) anayasal düzeni ortadan kaldırmak Şeriat`a dayalı devlet kurmak için çalışma ve eylemlerde bulunması nedeniyle müebbet hapis ile cezalandırılmalarına...

Hakim, verilen kararın ağır ve adaletten yoksun olduğunu biliyordu. Herhalde vicdanen rahat değildi ki sözlerine şunu ekledi: “Gençler! Üzülmeyin. Ülkemizde her on yılda bir genel af ilan edilir. Siz de en çok on yıl hapiste kalırsınız.”

Sanırım mahkeme bu yargıya dayanarak bize ağır cezayı rahat rahat verebilmişti.

Bir yanıyla hakim haklıydı. Sistemin kendisi sorunluydu. Sistemde ne devlet ve ne de hukuk vardı. Suça iten nedenler rejimin yapısı ve işleyişinden kaynaklanıyordu. Ülkemizde az bir sosyoloji bilgisine sahip olan her birey, halihazırdaki sistemin suç ve suçlu üretim merkezi olduğunu bilir. Nitekim sistem sahipleri Cumhuriyet`i kurduklarından bu yana, işlenen suçlardan en büyük paya sahip olduklarını bildiklerinden daha çok beş yılda bir ama muhakkak on yılda bir genel af çıkarmışlardı. Kendilerince bu şekilde aklanmayı ve adaletsizliği gidermeye çalışmışlardı.

Ancak Türkiye değişiyordu. Bu değişimin bizi de bulacağını umuyorduk. Avrupa`ya uyum süreci başlamış isminin başında “Adalet olan bir parti hükümet olmuştu. Önünde sonunda yapılan adaletsizlikleri gidereceklerine inandık. O sırada çoğumuz kendisine rey vermişti.”

Bekledik. Ayları yılları saymaya başladık. Şartlar gereği çok da üstelemedik, hükümet de muktedir olabilme mücadelesindeydi. İyimser davrandık ve zindan ortamından yararlanma çabasına girdik.

Derken yıllar geçti.

“Adalet” unvanını taşıyan parti, “Kalkınma” yı gerçekten iyi başardı. Lakin “Adalet” ne mahkemelerde ne de koridorlarında vardı.

Kalkınma gereği yepyeni cezaevleri yapıldı. Adalet için saraylar inşa edildi. Ve biz içerdeyken zindanın yeni isimleri oluyordu. D tipi, F tipi, E tipi, L tipi, T tipi... biz öyle tip tip zindanları dolaşmaya başladık. Bakanlık yapılan yeni tip cezaevlerini bize göstermek için can atıyordu. Nitekim zamanın Adalet Bakanı, F tipi zindanı için, lüks otel odaları benzetmesi yapıyordu.

Bizler ailelerimizden ve memleketten uzak zindanlarda yıl sayarken hükümet adalet değil cezaevi tesis ediyordu. Hani cezaevi yapmak yükte getirmiyordu. Zamanın Adalet Bakanı övünerek şunu söylüyordu:

“Yaptığımız cezaevleri için devlet bütçesinden tek kuruş para harcamıyoruz. Mahkumlardan elde edilen gelir ile yapıyoruz. El hak öyleydi. İktisadı iyi biliyorlardı. Mahkum, eğitilmesi ve topluma kazandırılması gereken birey değil ekonomik üretimin elemanı oluvermişti.

Ancak cezaevleri sos veriyordu. Örneğin F tipi cezaevi, psikolojik sorunlar yaşayan asosyal insan üretme merkezi olmuştu. Hastane ve ilaç giderleri katlanıyordu...

Bunlara dair anlatılacak ve yazılacak çok şey var. Belki başka bir yazıda ele alınabilir. O nedenle girmiyorum.

Söz konusu hükümet, muktedir de oluverdi. Lakin beklediğimiz adalet hiç gelmedi. Sanırım cezayı veren hakim yanılmıştı. Çünkü yıl 2010 olmuştu ve hala içerdeydik.

Tuhaf olanı; Avrupa Birliği, Türkiye`de siyasi cezaların çok yüksek olduğunu ve düzenlemelerin yapılmasını 2002`de söyleyip durduğu halde mevcut hükümetin kılını bile kıpırdatmamasıydı.

Bize verilen ceza iki kat artırılıyor ve bu artırım, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına alınıyordu.

Mevcut hükümet, adil iyileştirme yapmaktan yana adım atmaktansa siyası hesapların peşine düştü. Artık Ankara sağır ve duygusuzdu.

Art arda birçok yargı paketi ne hikmetse hepsi de bizi teğet geçti. Hukuk mühendisliği bu olsa gerek. Yapılan düzenlemelerden artık faydalanmak için mahkemelere başvurduk. Hepsi de ortak karar olarak “red” cevabı veriyordu.

Olan oldu. Birden beyaz Türklere de dokunuldu. Ergenekon, Balyoz gibi dosyalar medyada yer buldu. Ve tutuklamalar...  Hani iyi de oldu. Beyaz Türklerin içeri girmesiyle devlet, mahkûmu hatırladı. Bazı iyileşmeler oldu. Denetimli serbestlik, eş görüşü, taziyeye gidebilme gibi düzenlemeler yapıldı.

Sonra Erdoğan-Gülen ittifakı ihtilafa tebdil etti. Ankara çalkalandı. Biz, Gülencilerin zulmü ayyuka çıktı, yeni bir düzenleme yapsalar Anayasadaki eşitlik gereği bizi de kapsama alırlar, diye düşünürken cin fikirli birilerinin hin formülü ile karşılaştık.

Ergenekon ve Balyoz davasında yargılanan Beyaz Türkler için Anayasa Mahkemesi`ne başvuru hakkı getirildi. Biz yargılanmayalım diye de, 2012`den önce karara bağlanan dosyaları devre dışı bıraktılar. Zamanın Adalet Bakanı sihirli formülün kayıtlılığını “yoksa başkaları da yararlanırlar.” diye özetliyordu. Yani “başkaları” diye etiketlendirildik ve ötekileştirildik.

Oysa yasalar, kişinin lehinde olduğunda geriye doğru işletilir, diye hukuk kaideleri vardı. Nasıl da helva gibi yediler.

Ankara`ya yakın olanlara nasıl da çabucak formül buldular. O zaman anladık. İsteseler yaparlar, istemedikleri için yapmıyorlar.

Şunu belirtmemi hoş görün: sistemin en büyük mağduru her zaman Müslümanlar ve Kürtler olmuştur. Şuan dahi siyasi davalarda en çok cezaevinde bulunan -isterse PKK olsun- yine de Kürtler ve Müslümanlardır. Ancak vaziyet bizim için daha ağır. Çünkü hem Müslüman hem Kürt olma hüviyetimiz mevcut... O nedenledir ki çoğu zaman cüzzamlı tecridine maruz kaldık ve kalıyoruz.

Bilirsiniz ki, Anayasa Mahkemesi dijital verilerin kanıt olarak ele alınmayacağını belirterek Beyaz Türklere beraat verdi. Bize ise Başbakan`ın övünüp durduğu “Annemizle Kürtçe konuşabilme hakkı” verildi. Birilerine özgürlük, birilerine ise tadımlık şeker.

Devlet güvenlik mahkemelerini kaldıran ama o mahkemelerin verdiği cezaları onaylayan yargıyı HSYK`yı ve bilumum kurumları dönüştüren hükümet, bu kurumların mağdurlarını hep unuttu. Görmezden geldi ve ilgisiz davrandı.

YA EŞİTLİK

Adalet gelmedi. Yeniden yargı yoluna da izin verilmedi. Peki, eşitlik ilkesi işledi mi? Cevap belli, yine de lafı uzatayım.

Şunu belirtmeliyim ki mevcut anayasal düzene göre gerçekten suçluyum. Suçumu da kabul ediyorum. Lakin mevcut anayasal düzeni problemli ve var olan anayasa da gayr-ı meşrudur, değişmesi gerektiğini herkes söylüyor.

Yine de anayasal düzenin hâkim ve savcıları, devleti kutsama refleksleriyle çok garip tutumlar sergilemekten kaçınmadılar.

Örnek babında, bir arkadaşımızın ceza alması, ele geçirilen dijital verilerdeki bir raporda bir devlet ajanını alıkoyma, ve sorgulama... nedeniyle gerçekleşmiş. Ve müebbet hapis almış. Ancak aynı raporda adı geçen ajanın korkunç itirafları da bulunuyor. Ajan, beraber çalıştığı polislerin tek tek ismini veriyor, onlarla beraber gerçekleştirdiği çirkeflikleri sayıyor ve öldürdükleri kişilerin isimlerini, eylem şekliyle beraber detaylıca anlatıyor...

Gelin görün ki, raporu kanıt olarak gören mahkeme arkadışımıza cezayı veriyor, aynı raporda adı geçen devlet memurlarına hiçbir işlem yapılmıyor. Ve o polisler hala kutsal görevlerine(!) devam ediyor, maaş alıyor ve sizleri koruyorlar.

Devlet memuru cinayet işliyor, örgüt gibi iş görüyor ama yine de devletin özel korumasına alınıyor. Sizce bu kadar adaletsiz olan bir yapı ve düzene karşı çıkmamız haklılığımızın gereği değil mi?

Birçoğunuz yıllar önce Batman`da kaybolan olan Cevzet SOYSAL`ın davasını bilirsiniz. Sorgulayanlar ve öldürenler devlet memurları...

Dikkat edin, dava ne kadar da ağır işliyor. Mevcut hükümet, adaleti gerçekleştirme değil siyasi hesap peşinde. Sizce bu cinayeti işleyen devlet memurunu on altı yıl zindanda bekletirler mi?

Daha dün Cemal Temizöz gibilerinin derhal temize çıkarıldığını ve beraat verildiklerini duydunuz. O davanın sonu da böyle olacak.

Doğrusu biz hiçbir zaman bu ülkenin eşit vatandaşı olamadık. Varsın Cumhurbaşkanı “Ama bazıları gerçekten suç işlemiş” deyip ötelesin. Ama suçlulara da eşit davranmadıklarını bilsin.

AİLELERİN HAYAL KIRIKLIĞI

Elbette ağır cezayı alan mahkumun yükünü en çok da ailesi çeker. Yıllarca peşinden koşuşturmalar, diyar diyar yolculuklar ve cezaevi önlerinde ömür tüketmeler. Belki bu ağır ceza bizi öldürmedi, lakin sevdiklerimizi bir bir kahredip hayattan aldı. Nedir ki ahiret inancı ile teselli buluyoruz.

Bizler ağır cezalar aldığımızda ailelerimiz “Neden sesiniz çıkmıyor? Neden hakkınızı aramıyorsunuz? Mevcut hükümet iyi niyetli, onlara mektup yazsanız muhakkak sizi fark eder, gereğini yaparlar.” diye telkinlerde bulunuyorlardı.

Bir derece haklıydılar. AK Parti Güneydoğu da bir dönem yaşanan devlet boşluğunu ve olaylarını iyi biliyordu. Hatta devlet güçlerinin fitne ve savaş ektiğini raporlarda görmüştü. Dolayısıyla adaletsizliği gidermenin gerektiğini en iyi bilen partiydi.

Bizler çabaladığımızı belirtsek de aileler inanmıyordu. Bizi suçlamaktan geri durmadılar. Ve kendileri girişimlerde bulundular...

Rahmetli babam çabaladı. Bir sonuca varamadı. En son Mart 2015`te ağır hastalığına rağmen yatağından kalktı, memlekete gelen Cumhurbaşkanını saatlerce soğukta bekledi, ona derdini bir metup ile bildirdi. Cevap hiç bir zaman gelmedi.

Vefatından birkaç hafta önce telefonda konuşabildik. Kahır dolu yanlışlarını zikretti. Söylediği son sözleri ise yazmayacağım, hesap gününde yanında tutacak...

Üstadın şu tespitine ne kadar da muhtacız. “hakikatte ise müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfiler ve tahribat ve kusurlar başa verilir. Çünkü bir şeyin vucüdu, bütün şeraitin ve erkânının vucüdu ile olur ki, kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise bir şartın ademiyle ve bir rüknün bozulmasıyla olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vucüdudir. Başlar sahip çıkamazlar, fenalıklar ve kusurlar, ademidir ve tahribidir, reisler mesut olurlar...”(Şualar-14.Şua)

Sonuçta şunu söyleyebilirim ki STK`ların çağrısı bir netice vermeyecektir. Mevcut hükümet, 2023 planlarına konsantre olmuştur. Zindandekiler de o hedeflerin dışındadır. AK Parti pekala TMK`yı kaldırabilir ve hasta mahkumlara yönelik düzeltme yapabilirdi. İnsani bir durumu dahi PKK ile pazarlık söz konusu etti ve süreci bitirdi.

İnsani bakış yoksunluğu olduğu müddetçe çözüm olmayacaktır. Hz. Ali, Malik bin Eşter`i vali olarak gönderdiğinde şu öğüdü verir: “Yolda bir Müslümana rastlarsan ona selam ver, çünkü o senin din kardeşindir. Bir gayri müslimle karşılaşsan onun halini sor, çünkü o Adem`den senin kardeşindir.”

Kardeşlik diyenlerin kulakları çınlasın!

Sanırım insani bakış açısı oluşturma adına Üstün Dökmen “küçük şeyler” ile on yıl cezaevleri dolaşsa da yaraya merhem olmayacaktır.

Çünkü Doğan Cüceloğlu`nun “Mış gibi yaşamlar” da belirttiği gibi “adaleti sağlamak için yapılan yasalar, adaletsizliğin düzenini sürdürüyor.”

Sizler büyük resme bakıp sevinebilirsiniz. Biz ise o büyük resmin altında görünmeyen küçük resim karelerinin içindeki zindanlardayız. Pekala, sizler de görmezlikten gelebilirsiniz.

Bu hükümet, çözüm süreci dediği meseleyi çözmedikçe bize yönelik bir iyileştirme olmayacaktır. Hani deseniz yapsa da pek ehemmiyeti kalmamıştır. Çünkü geç gelen adalet, adalet değildir.

Sizler 2023, 2071 hedeflerine kilitlenirken biz yine de bildiğimiz merciye yönelir: “Dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise muttakiler için elbette daha hayırlıdır. Hiç akıl erdirmez misiniz?” (En`am: 32)

Yazdıklarım çok mu uzun?... Yaşadıklarım bunların çok daha ötesinde.

En iyisi adaleti, mutlak adil olan Allah`tan beklemek.

Yanıbaşımızda yeni cezaevi de yapılıyor. Oraya taşınmayı bekliyoruz. Bugün 5 Kasım 2015. Hava soğuk. Kalorifer yanmıyor. En iyisi yatağıma çekileyim.

Zorunlu inzivaya devam...

Abdullah ZEYNEPOĞLU 

Bir MAHKUM … Bir CEZAEVİ....

Markanız bizimle şehrin markası olsun
ŞEHİR MARKALARI
Reklam İletişim 0212 562 60 06

Bu haberler de ilginizi çekebilir