Bazen bomba sesleri kesilse de süren iniltiler, acılar, vaveylalar vardır. Bazen kurşun sesleri kesildiği halde durmayan, devam eden, sıradan bir hale gelen ölümler vardır. Bazen imzalanan anlaşmalarla soykırım niyeti gizlenir, ama izlenen başka kahredici taktiklerle hem bir halk hem de insanlık yavaş yavaş öldürülür. Gazze bugün tam olarak böyle bir eşiğin üstünde. Bombaların gürültüsü, yerini kışın dayanılmaz soğuğuna, fırtınanın uğultusuna, çadırların arasından sızan iniltilere bıraktı. Gazze’de bir halk çadırlarda boğuluyor, çocuklar sellere kapılıyor, suyun içinde bir yaşam mücadelesi veriyor ve biz, “ateşkes” denilen bir masalın gölgesinde uyumanın hazzını yaşıyoruz.
Gözlerimizi gerçeklere ne kadar kapatırsak kapatalım, kulaklarımız iniltileri duymamak için ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşanan acılardan ne kadar kaçarsak kaçalım kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmış olmayız. Çünkü gerçekler gelip bizi buluyor, acılar ensemizden tutup kendini zorla gösteriyor, iniltiler ve sitem dolu çığlıklar kulaklarımızdan içeri girip yüreklerimizi paramparça ediyor.
Biz, sıcacık evlerimizde, yumuşacık yataklarımızda ve üşümeyelim diye yorganımızın altında uyurken; Gazze’de bir anne soğuk çadırında evladının nöbetini tutuyor, çünkü uyursa yavrusunun soğuktan nefesinin kesileceğinden ya da sele kapılabileceği ihtimalinden korkuyor. Bir baba, evladına bir parça ekmek getiremediği için değil; bu çaresizliğin ağırlığını artık kaldırmaya mecali kalmadığı için sessizce çökmüş durumda. Hastanelerde doktorlar, anestezi olmadan operasyon yapıyor. Bir çocuğun gözünün içine bakıp, “Dayan evladım, uyuşturamıyoruz” demek zorunda kalıyorlar.
Ümmet olarak kulaklarımızın üstüne yatarak, gözlerimizi kapatarak, sırtımızı dönüp görmemeye çalışarak kendimizi kandırmanın yanlışlığına düşüyoruz. Sanki anlaşma şartları uygulanıyormuş gibi,
sanki yardım tırları aralıksız giriyormuş gibi, sanki Gazzeliler çadırlarda değil, en azından daha korunaklı konteynırlarda yaşıyormuş gibi, sanki Gazze’de ölümler durmuş, hayat normale dönmüş gibi davranıyoruz.
Gazze hâlâ öldürülüyor. Soykırım hâlâ devam ediyor. Ama bu kez uçaklardan atılan bombalarla, yıkılan binaların enkazıyla, kimyasal gazlarla, tanklarla, zırhlı araçlarla değil, daha yavaş, daha acı, daha trajik bir ölümle… Soğukla, açlıkla, yağmurla, selle, ilaçsızlıkla ve en önemlisi yalnız bırakılmış olmakla…
Bizim coğrafyamızın tarihi; mücadelelerle, direnişlerle ve her düşüşten sonra yeniden ayağa kalkmayla, yeniden dirilişle, zaferlerle yazılmıştır. Peki iki milyarlık bir ümmetin iki milyonluk parçası olan Gazze boğulurken ümmet bu şanlı tarihinden hiç mi utanmaz? Bu coğrafyada hakimiyet tahtlarına oturmuş iktidarlar bu tarihin şerefinden hiç mi nasiplenmez? Gazze boğulurken, Gazze yaşam mücadelesi verirken, Gazze açlıkla boğuşurken, Gazze yavaş bir ölümle ölürken hiç mi gazaplanmaz, hiç mi gayrete gelmez, hiç mi durup “Ne yapmalıyım” sorusunu kendisine sormaz?
Şurası iyice bilinmelidir ki suskunluk, artık bir tarafsızlık değil, işgalci Yahudilerin tarafında olma tercihidir. Müslüman devletler, ama özelde anlaşmanın garantörü olan devletler böyle susarken; düşen her çadırın, sobasız geçirilen her gecenin, ilaçsız yapılan her ameliyatın, açlıktan sessizleşen her bebeğin iniltisi özelde bu devletlerin iktidar koltuklarında oturanlara, ama genelde tüm ümmete bir lanet olarak yazılacaktır.
Müslüman devletler ya imzalanan şartların uygulanması için fiilî diplomatik baskı kuracaklar ya da tarihin en ağır veballerinden birinin utancını alınlarında taşıyacaklar.
Anlaşma şartlarının uygulanmasını talep etmek için masaya yumruk vurmanın zamanı geçmiştir. Yumruk vurmak, savaş istemek anlamında değildir. Açlıkla boğuşan insanların insani yardımına koridor açılmasını istemektir. Sınır kapılarının kapalı kalmasına diplomatik müdahaledir. Hastanelere ilaç sokulması için uluslararası masayı zorlamaktır. Aksi takdirde Müslüman devletler, garantör ülkeler, diplomasi masasında duran metinlerin hiçbiri bu vebali daha fazla taşıyamaz.