Siyonist işgal rejiminin Gazze’de yaptığı soykırım bininci gününe ulaşırken, geride yalnızca yıkılmış şehirler ve enkaza dönüşmüş mahalleler değil; aynı zamanda insanlığın vicdanında derin izler bırakan bir süreç kaldı.
Bin gündür dünyanın gözleri önünde süren soykırım, bombardıman, abluka ve yerinden edilmeler; uluslararası hukukun, insan hakları söylemlerinin ve küresel kurumların ne denli adaletten uzak olduğunu tescilledi. Aynı şekilde halkı Müslüman ülke liderlerinin de gerçek yüzleri bir kez daha tescillenmiş oldu.
Bugün Gazze denildiğinde akla yalnızca bir coğrafya değil; siyonist işgalcilerin soykırımı, Mücahitlerin onurlu direnişi, Gazze halkının izzetli duruşları ve adalet arayışları geliyor.
Siyonist işgal rejiminin yaptığı bunca zulüm ve yıkıma rağmen Gazze halkının iradesi kırılamadı ve topraklarından vazgeçmediler. Kassam Tugayları ve Kudüs Seriyyeleri başta olmak üzere direniş grupları da şehit verdikleri bunca komutan ve Mücahitlere rağmen kutlu direnişlerini devam ettiriyorlar ve askeri kabiliyetlerini korumaya çalışıyorlar.
Bin gündür tüm dünyanın gözleri önünde büyük bir insani felaket yaşanıyor. Bombardımanlar sonucu yıkılan evler, hizmet veremeyen hastaneler, ilaç ve gıda yetersizliği, temiz suya erişimde yaşanan sıkıntılar ve yerinden edilen milyonlarca insan bulunmaktadır.
Evet, bütün bu yıkım ve katliamlara rağmen Gazze halkının direnme ve dayanışma iradesi tüm insanlığa büyük dersler veriyor. Evleri yıkılan ailelerin çadırlarda yaşamaya devam etmesi, öğretmenlerin enkaz arasında çocuklara ders vermeye çalışması, sağlık çalışanlarının son derece sınırlı imkânlarla yaralıları tedavi etmeyi sürdürmesi ve insanların bütün zorluklara rağmen birbirine destek olması vicdan sahibi her insanı derin bir tefekküre sevk ediyor. Bu tefekkür sonucu İslam dinini seçerek Müslüman olan on binlerce insan oldu.
Belki de bin günün en çarpıcı görüntüsü, enkazın ortasında namaza duran insanlar, çocuklarını kaybetmesine rağmen umut çağrısını sürdüren anneler ve bütün acılara rağmen "buradayız" demeye devam eden bir kahraman halkın görüntüsüdür. Gazze'nin hikâyesi, yalnızca yıkımın değil; aynı zamanda insan onurunu koruma çabasının da hikâyesidir.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca insan Gazze için yürüyüşler düzenliyor, süresiz ateşkes çağrıları yapıyor ve sivillerin korunmasını talep ediyor. Bu durum, savaşın artık yalnızca bölgesel bir mesele olmaktan çıktığını; küresel vicdanı ilgilendiren bir konu hâline geldiğini gösteriyor.
Bin günün sonunda geriye kalan soru ise hâlâ cevabını bekliyor: İşgal rejiminin bu denli katliam ve vahşetinden sonra dünya nasıl bir gelecek inşa edecek?
Gazze'nin enkazı yeniden kaldırılabilir, şehirler yeniden yapılabilir. Ancak kaybedilen hayatların, çocuklukların ve hatıraların telafisi mümkün değildir. Bu nedenle Gazze'nin bin günlük hikâyesi, hangi siyasi perspektiften bakılırsa bakılsın, insanlık tarihinin en ağır zulüm ve vahşetlerinden biri olarak hatırlanmaya devam edecektir.
Aynı şekilde bu bin günlük hikâye; işgalci rejimin soykırım ve vahşetini, Mücahitlerin akideleri uğruna nasıl bedel ödediklerini, Gazze halkının onurlu duruşunu ve halkı Müslüman ülke liderlerinin “maslahat” ve “milli çıkar” gibi safsatalarla nasıl bu zulme sessiz kaldıklarını... tarih sayfalarında yerini alacaktır.
Sonraki nesiller de o tarih sayfalarında yazılanlara göre ecdatları ile ya gurur duyacak ya da mahcup olup öfkelenecek.