Genç evliler suçlu, çocuk kreşte, yaşlı huzurevinde… Peki aile Nerede?
Küçülen evler…Bir ya da iki kişinin yaşayabileceği sosyal konut diye sunulan daireler... İnsanlar artık misafir bile kabul edemiyor; “Evimiz küçük, gelmeyin” deme noktasına geldiler. Misafirin girmediği, akrabanın ayak basmadığı, kalabalığın gürültüsünü duymayan evler sessizliğe değil yalnızlığa teslim oluyor. Komşuluk ilişkileri unutuluyor, aile bağları zayıflıyor, dayanışma kültürü giderek çöküyor. Evler küçüldükçe hayat da küçülüyor; birbirimize ayırdığımız zaman, mekân ve ilgi daralıp köşelere sıkışıyor.
Bütün bunlar yaşanırken “nüfus yaşlanıyor” diye alarm veriliyor. Oysa kimse nüfusun neden yaşlandığını sorgulamıyor.
Bir yandan nüfus yaşlanıyor diyorlar, diğer yandan genç nüfusun önündeki engelleri büyütüyorlar. Gençlerin evlenmesi zorlaştırılıyor. Genç evlilikler suçlu diye damgalanıyor. Nikâhsız birliktelikler kolaylaştırılıp normalleştiriliyor. Bu politikalar nüfusun genç kalmasını değil hızla yaşlanmasını garanti ediyor.
Üstelik bütün bunlara ek olarak 45, 55, 65 metrekarelik dairelerin “ev” diye sunulması… Tüm bu koşullar altında nasıl aile kurulacak, kurulsa bile nasıl genişleyecek? Sonra da dönüp şaşkınlıkla “Doğum oranları neden düştü?” diye soruluyor. Cevap aslında çok net: İnsanlara aile kuracak alan da güven de imkân da verilmiyor.
Ekonomik şartların ağırlaştığı bir dönemde tek maaşla eve bakmak neredeyse imkânsız hâle geldi. Geçinemeyen erkek eşinin çalışmasına mecburen razı oluyor. Bu kez kadın hem çalışmak zorunda kalıyor hem de evin yükü omuzlarına biniyor. Böyle bir tabloda kadınların çocuk sahibi olmak konusunda tereddüt yaşaması elbette kaçınılmaz. Tam zamanlı iş, tam zamanlı ev yükü ve tam zamanlı annelik…Kadın hem iş yerinde güçlü olmak hem evde düzeni sağlamak hem de çocuk yetiştirmek zorunda kalıyor. Bu yükü kaldırmak istemeyen kadın da “Biraz daha bekleyelim” diyor. O bekleyiş doğum yaşını yükseltiyor, doğum sayısını azaltıyor.
Sonrasında ne oluyor? Çocuklar sıcak bir yuvada büyümek yerine kreşlere bırakılıyor. Zorunluluk hâline gelen bu düzen, anne ile çocuğun birlikte geçirmesi gereken en kıymetli yılları sistemli biçimde törpülüyor. Yaşlılıkta ise tablo tersine dönüyor; bu kez yaşlılar evlerinde torun sesleri duymak yerine huzurevlerinde yaşamaya mecbur kalıyor. Çocuk kreşte, yaşlı huzurevinde… Peki aile nerede?
Bugün feminizm kadını, büyük ölçüde küresel ekonomik projenin aracı hâline getirdi. Kadın emeği, doğurganlığı, bedeni, duygusu, çalışma kapasitesi... hepsi dev bir ekonomik çarkın parçası hâline getirilip sisteme entegre edildi. Sistemin kadını özgürleştirmek gibi bir hedefi yok; tam tersine, kadını tüketimin ve iş gücünün merkezine yerleştirdi. Kadın hem tüketim ekonomisine hem iş gücüne kaynak sağlıyor. Ne kadar çalışırsa o kadar tüketiyor, ne kadar tüketirse o kadar bağlı kalıyor. Sonuç tükenmişlik... En büyük bedeli ise aile ödüyor.
Hal böyleyken aile nasıl güçlenecek? Hem genç nüfus artsın deniyor hem de kadınların iş gücüne katılımı sürekli teşvik ediliyor. Hem doğum oranları yükselsin isteniyor hem de gençlerin ev sahibi olması neredeyse imkânsız hâle getiriliyor. Evliliğin ekonomik ve sosyal şartları ağırlaştırılıyor, konutlar küçülüyor, güven ortamı zayıflıyor. Bu tabloda bir ülkenin geleceğinin genç nüfusla dolması nasıl beklenecek?
Bir toplumun kökleri ailede saklıdır. Kökü zayıflayan ağacın gövdesi de kurur, yaprakları da dökülür. Bugün politikalar aileyi merkeze almadığı için aileler küçülüyor. Huzurlu ve güçlü bir toplum için öncelikle yaşam alanlarının, ekonomik imkânların ve sosyal düzenin aileyi koruyacak şekilde şekillendirilmesi gerekir. Çünkü evin büyüklüğü sadece metrekare değildir; evin büyüklüğü içindeki huzurla ölçülür. Huzuru büyütmeden nüfusu büyütmek de mümkün değildir.