Suç ile istihbarat arasındaki çizgide, Jeffrey Epstein’ın adası küresel elitler üzerinde bir baskı ve şantaj aracı mıydı?
Jeffrey Epstein ağına dair ayrıntılar ortaya çıktığında, olay ilk bakışta özel bir adaya sahip zengin bir adamın; siyasetçileri, iş insanlarını, bilim insanlarını ve ünlüleri ağırladığı büyük bir skandal gibi görünüyordu. Ancak soruşturmalar derinleşip belgeler sızdıkça dosya, basit bir ceza soruşturmasından çok daha büyük bir soruya dönüştü; Bu adam, bu kadar çok karar vericiye nasıl ulaşabildi?
Dikkat çeken nokta, işlenen suçların ötesinde, bu dünyanın parçası olan kişilerin kimliğiydi; Devlet başkanları, bakanlar, milyarderler, güvenlik çevreleriyle bağlantılı isimler ve hassas alanlarda etkili bilim insanları.
Ekonomik mantıkla açıklanamayan bir nüfuz ağı
Epstein hakkında yayımlanan raporların ortak noktalarından biri, ilişkiler ağının büyüklüğüydü. O, ne klasik bir iş insanıydı ne de serveti ve bağlantıları açıklayacak dev bir şirketin sahibiydi. Buna rağmen devlet başkanlarına, prenslere, milyarderlere, teknoloji şirketlerinin liderlerine ve hassas bilimsel kurumlara erişebildi. Bu tür ağlar, istihbarat dünyasında her zaman soru işaretleri doğurur; çünkü bu denli nüfuzlu kişileri özel bir ortamda bir araya getirebilen biri, doğal olarak güvenlik servislerinin ilgisini çeker.
Bu şüpheleri besleyen en önemli halkalardan biri de Epstein’ın ortağı Ghislaine Maxwell’dir. Maxwell’in babası Robert Maxwell, küresel ölçekte bir medya patronu ve eski bir İngiliz milletvekiliydi; Soğuk Savaş döneminde İngiliz istihbaratı, Mossad ve Sovyet çevreleriyle ilişkileri olduğuna dair şüphelerle anılmıştı.
Robert Maxwell’in hayatı 1991’de yatından gizemli biçimde düşerek sona erdi. Olayın intihar mı, kaza mı yoksa tasfiye mi olduğu hiçbir zaman kesinleşmedi. Ancak Maxwell, para–medya–istihbarat kesişimindeki tartışmalı figürlerden biri olarak kaldı.
Yıllar sonra kızı Ghislaine, Epstein ağının merkezinde belirdi; babasının bağlantılı olduğu elit çevrelerle Epstein arasında kilit bir bağ haline geldi.
İş insanı mı, yoksa istihbarat “varlığı” mı?
Epstein’ın ilişkiler ağının karmaşıklığı ve konumunu açıklayacak net bir ekonomik/mesleki gerekçenin yokluğu, onun istihbarat servisleriyle bağlantılı olabileceği yönündeki şüpheleri artırdı. Son günlerde ortaya çıkan bazı raporlar, Epstein’ın yabancı istihbarat ajanslarıyla ilişkili faaliyetleri olabileceğini öne sürdü.
Epstein resmi bir ajan olmayabilir; istihbarat literatüründe “varlık (asset)” olarak bilinen, kurumların resmi personeli olmadan ilişkilerinden faydalandığı bir figür olması da mümkündür. Üst düzey bir İngiliz ulusal güvenlik yetkilisi, bunun olası bir senaryo olduğunu dile getirdi.
Başka bir senaryoya göre ise Epstein, başlangıçta gizemli bir iş insanıydı; kendi ağını kurdu, ardından istihbarat servisleri için bir hedefe ya da fırsata dönüştü. Bu bağlamda Washington Post’un yayımladığı belgeler, Epstein’ın avukatının, CIA’den Epstein ile kurum arasında bir bağ olup olmadığına dair kayıtlar talep ettiğini ortaya koydu.
CIA’nın yanıtı dikkat çekiciydi; Epstein’ın kuruma resmi bir bağlılığı olmadığını söyledi, ancak istihbaratta sık kullanılan ifadeyle, gizli bir ilişkiyi ne doğruladı ne de yalanladı. Bu ifade hiçbir şeyi kanıtlamaz; fakat tüm ihtimalleri açık bırakır.
30 Temmuz 2014 tarihli ret yazısında, Epstein’ın avukatı Darren K. Indicke’nin, yaklaşık 14 yıllık bir döneme ilişkin olarak Epstein’ı konu alan “kayıtlar, belgeler, dosyalar, yazışmalar, notlar, emirler, anlaşmalar ve talimatlar” aradığı belirtildi.
Belgeler ayrıca Epstein’ın, daha sonra CIA Direktörü olan William Burns ile görüştüğünü ve yazıştığını ortaya koydu. Burns’e yönelik bir suçlama yöneltilmedi; kendisi Epstein’ın suçlarından haberdar olmadığını söyledi. Ancak bu görüşmeler, Epstein’ın hangi çevrelerde dolaştığını göstermesi bakımından önemliydi.
“israilliler Epstein’ın yeteneklerini kullandı”
Eski israil istihbarat subayı Ari Ben-Menashe, Afshin Rattansi’ye verdiği ünlü bir röportajda, “israillilerin Epstein’ın yeteneklerinden faydalandığını ve onu bir ajana dönüştürdüğünü; ABD yönetiminin israilin kurduğu bir tuzağa düştüğünü ve bundan kurtulmasının zor olduğunu” söyledi.
Belgeler, Epstein’ın İsrail Savunma Kuvvetleri Dostları (FIDF) adlı kuruluşa 25 bin dolar, yerleşim faaliyetleriyle bilinen Yahudi Ulusal Fonu (JNF)’na ise 15 bin dolar bağış yaptığını da gösterdi.
İngiliz The Times gazetesine göre, FBI için çalışan gizli bir muhbir, Epstein’ın israil karşıtı olmadığını; aksine Mossad için çalıştığını belirtti. Los Angeles FBI ofisinin Ekim 2020 tarihli bir raporunda, kaynağın “Epstein’ın Mossad tarafından devşirilmiş bir ajan olduğuna ikna olduğu” ifadesi yer aldı.
Hint kökenli Amerikalı ruhani yazar Deepak Chopra da israili öven açıklamalar yapmış ve Epstein’ın Tel Aviv’de kendisine katılmasından büyük heyecan duyduğunu belirtmişti. Epstein, 2019’daki tutuklanmasından iki yıl önce, Tel Aviv’deki Menora Salonu’nda konuşma yapan Chopra ile buluşmaya davet edilmişti. Chopra, yazışmalarında “Bizimle israile gel. Rahatla, özel insanlarla vakit geçir. İstersen takma isim kullan. Kızlarını getir. Seni ağırlamaktan memnun oluruz” ifadelerini kullandı.
“Kincora” modeli
Devletlerde siyasi ve askeri kararların ulusal çıkarlar doğrultusunda alındığı varsayılır. Ancak istihbarat tarihi, bazen kararların kapalı odalarda, hatta daha karanlık mekanlarda alındığını gösterir; kişisel sırlar baskı aracına dönüşür.
1970’lerde Kuzey İrlanda’da faaliyet gösteren Kincora adlı çocuk yurdu, daha sonra sistematik cinsel istismarların işlendiği bir mekan olarak ortaya çıktı. Soruşturmalar, bazı İngiliz güvenlik birimlerinin olan biteni bildiği ya da bilerek görmezden geldiği ve bu suçların, etkili kişileri şantajla yönlendirmek için kullanıldığı iddialarını gündeme getirdi.
Epstein ağı ile Kincora skandalı arasındaki ortak nokta, yalnızca suç değil; şantajın bir güç aracı olarak kullanılmasıdır. Amaç para ya da hazdan ziyade, karar alıcıları kontrol etmek olabilir.
Devletler nereden yönetiliyor?
Yüzeyde devletler anayasa ve kurumlarla yönetilir. Ancak perde arkasında basit ve tehlikeli bir mantık işler; Sırrı elinde tutan, kararı elinde tutar.
İstihbaratta “Bal tuzağı (Honey Trap)” olarak bilinen yöntem, hassas kişileri belgelendirilebilir ilişkilere çekmeyi ve sonra bu kayıtları baskı aracı olarak kullanmayı hedefler. Tarih boyunca siyasetçilere, iş insanlarına ve diplomatlara karşı kullanılmıştır.
Hassas bir makamda tek bir kişinin bile bir skandaldan korkması, parlamentoda bir oylamayı, bir silah anlaşmasını, bir güvenlik kararını ya da bir savaş kararını etkileyebilir. Böylece devlet iradesi, kişisel korkulara teslim olur.
ABD Başkanı Donald Trump’ın, 1980’lerin sonlarından itibaren Epstein ile sosyal ilişkileri olduğu ve belgelerde adının 4.837 kez geçtiği kaydedildi. Eski Başkan Bill Clinton ve eşi Hillary Clinton’ın adları da uçuş kayıtları ve raporlarda yer aldı.
En hassas örneklerden biri ise Prens Andrew’du. Epstein mağdurlarından birinin suçlamaları sonrası resmi unvanları elinden alındı.
Epstein ve adası, daha büyük bir oyunun parçası olabilir. Elitleri adaya getirip kayıt altına alan birinin, şantaj gücüne sahip olması şaşırtıcı değildir. Böylece siyasi kararlar, kapalı ağlar ve kişisel sırların gölgesinde şekillenir. Kaç karar, kilitli çekmecelerde saklanan dosyalar yüzünden alındı?
Epstein’ın hikayesi, Batı’nın kendini “ahlak, haklar ve demokrasi” söylemiyle pazarlayan yüzünün ardındaki gerçeği yansıtır. Dünyaya değer dersi veren elitlerin, şantaj ve istismar ağlarıyla iç içe olması, Epstein’ın bir istisna değil; bir ayna olduğunu gösterir.




