Hayat koşturmacasının tam ortasında, bitmek bilmeyen randevuların, ödenmesi gereken faturaların ve hiç tükenmeyen dünya telaşının içinde aniden durup düşündünüz mü hiç? Bir gün, takvimler bizim için işlemeyi bıraktığında ne olacak? Gelin, bugün o kaçınılmaz günün perdesini biraz aralayalım ve asıl yurdumuza doğru fıtri bir yolculuğa çıkalım.
İnsan bu dünyaya ilk adımını atarken ağlayarak gelir. Dokuz ay boyunca kendine saray olan, her ihtiyacının zahmetsizce karşılandığı o daracık, karanlık anne karnından kopup hiç bilmediği, koca bir dünyaya gözlerini açtığında ürker, sarsılır ve feryat eder. O dar alemden bu geniş dünyaya doğmak, onun için ilk başta bir ayrılık, bir bilinmezlik acısıdır. Oysa bilmez ki arkasında bıraktığı o karanlık dehlizden çok daha muazzam, nehirleri, dağları, gökyüzü olan bambaşka bir hayata gözlerini açmıştır. İşte dünya hayatı da aynen böyledir. Bizler bu uçsuz bucaksız sandığımız yeryüzünü en büyük hakikat zannederiz. Oysa ahiretin o ebedi ve sınırsız ihtişamının yanında bu dünya, ruhumuz için tıpkı bir anne karnı gibi dar, sıkışık ve fani bir bekleme odasından ibarettir. Zamanda ve mekanda sıkışıp kaldığımız bu dar alemden, asıl ve geniş olan ahiret yurduna göç edeceğimiz o gün geldiğinde, roller sadece yer değiştirecektir. Bu dünyaya gelirken daracık bir odadan çıktık diye biz ağlamıştık; şimdi bu dünyadan daha geniş bir aleme doğarken, arkamızda bıraktıklarımız bizim için ağlayacak. Biz bir sessizliğe bürünürken, geride kalanların yüreğine kor bir ayrılık ateşi düşecek.
Öldüğümüz o gün, arkamızdan büyük bir kalabalık toplanacak. Gözyaşları dökülecek, hakkımızda güzel sözler fısıldanacak. Sonra o kalabalık bizi toprağın o soğuk ama aslında en gerçek koynunda yalnız bırakıp evlerine dönecek. Bizsiz sofralar kurulacak, hayat kaldığı yerden akmaya devam edecek. İki gün sonra evimizde yas sürerken, dışarıdaki dünya bizi çoktan unutmaya başlayacak. Bir ay sonra, sadece ailemizin ve en yakın dostlarımızın ara sıra adımızı andığı bir hatıraya dönüşeceğiz. Bir yıl sonra uğruna gecemizi gündüzümüze kattığımız, didindiğimiz, biriktirdiğimiz ne varsa başkalarının olacak. Yüzyıl sonra ise yeryüzünde bizi tanıyan, sesimizi hatırlayan tek bir insan bile kalmayacak. Uğruna ömrümüzü feda ettiğimiz o mülkler yıkılacak, satılacak ya da eskiyecek.
Ancak o ilk andan itibaren bu saydıklarımızın hiçbirinin artık bizim için bir önemi kalmayacak. Çünkü o gün, her şeyin bittiği gün değil; tıpkı anne karnından dünyaya doğduğumuz gibi, her şeyin asıl başladığı gün olacak. Bizler ölümü bir yok oluş, karanlık bir son sanma yanılgısıyla yaşarız çoğu zaman. Oysa inancımız bize ölümün sadece bir mekân değişikliği, fani olandan baki olana, dar olandan geniş olana geçiş olduğunu fısıldar. Cenab-ı Hak Ankebût Suresi'nde "Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz" buyurarak bize asıl varış noktamızı hatırlatır. İşte o geri dönüş başladığında, arkamızda bıraktığımız malların, makamların aslında sadece birer imtihan aracı olduğunu net bir şekilde anlayacağız. Yanımızda götürebileceğimiz tek şey, bu dar dünyada heybemize sığdırdığımız iyilikler, kötülükler ve kulluk bilincimiz olacak. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bu bilinci diri tutmamız için bizleri uyararak "Ölüyü mezara kadar üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri baki kalır. Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle baki kalır" buyurmaktadır. Mademki bizi mezarda yalnız bırakmayacak, o geniş alemde elimizden tutacak tek şey amelimizdir; o halde bu telaş, bu hırs, bu dünya sevgisi niye?
O son güne, yani gerçek doğum günümüze kaç günümüz var bilmiyoruz. Yarın sabah uyanıp uyanamayacağımızın, bu dar alemin pencerelerini kapatıp kapatmayacağımızın bir garantisi yok. Ama elimizde çok kıymetli bir "şimdi" var. Henüz vaktimiz varken, nefes alıp verebiliyorken öyle bir yaşam sergileyelim ki; o musalla taşına uzandığımızda, bizi ağlayarak uğurlayan kalabalıklar sadece dilleriyle değil, bütün yürekleriyle "İyi biliriz ve şahitlik ederiz" desinler. Müminlerin o samimi şahitliği, ardımızdan bırakacağımız en büyük miras olsun. Efendimiz'in (s.a.v.) "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır" hikmetli tavsiyesini aklımızdan hiç çıkarmayalım. Gelin bugün bizim dönüm günümüz olsun.
Direksiyonu fani ve dar olandan, baki ve sonsuz olana kıralım. Öyle güzel işlere imza atalım, öyle yüreklere dokunalım ki; herkesin bizi bırakıp döndüğü o yalnızlık anında, Rabbimiz bizi katında razı olduğu bir misafir gibi karşılasın ve o muazzam nida yankılansın ruhumuzda: "Selam sana ey kulum, gir cennetime, razı olduğum kulların arasına..."