Düşünme melekemizi mi yitirmişiz, yoksa inancımızı mı?

Abone Ol

Veya her ikisini birden mi yitirmişiz?

Bu sorularım kendimizedir, yani biz Müslümanlaradır.

Bu soruları bana sorduran şey, yaşamakta olduğumuz olaylara karşı gösterdiğimiz tepkilerin ve sergilediğimiz duruşun inandığımızı söylediğimiz Kur’an ile çelişiyor olmasıdır.

Son 50 yılımızı gözlerimizin önüne getirelim… Dünyanın dört bir yerinde en öldürülenler… En fazla tacize ve tecavüze maruz kalanlar… Ülkeleri en fazla işgal edilenler… Zenginlik kaynakları en fazla gasp edilenler… İnançları nedeniyle fazla zulme uğrayanlar… Ve bütün bu en olumsuzluklara karşı birer kıyam kütlesine dönüşmeleri gerekirken, aksine en ezik ve en silik bir duruş sergileyen âlimlerimiz, aydınlarımız ve yöneticilerimiz…

Tabii, bunun istisnası olan âlimlerimiz, aydınlarımız ve yöneticilerimiz var, ama sonuçta bu varlığımızın maruz kaldığımız zulümleri defedici bir etkimiz yoktur. Bunun içindir ki, ne terörist israil’in Gazze’deki soykırımına son verebiliyoruz ve ne de suç ortaklarıyla birlikte İran’a, Lübnan’a, Yemen’e ve diğer İslam beldelerine yaptıkları saldırıları engelleyebiliyoruz. Daha beteri ve hatta en kötüsü; ümmet olarak sağlıklı düşünme melekemizle birlikte sorgulama bilincimizi de yitirmiş olmamızdır! Düşünme ve sorgulama dünyamızda yaşadığımız bu sefalet ve iflas, birçoğumuzun itikadını da bozmuştur. Öyle ki, inancını izhar eden Müslümanlar, sadece rejimin takibine ve gazabına maruz kalmıyorlar. Buna ilaveten kurucularının ve yöneticilerinin kendilerini Müslüman olarak tanımladıkları kimi cemaat, dernek ve partilerdeki İslam karşıtlarının takip, tahkir ve zulümlerine de maruz kalıyorlar.

Özellikle kimi âlimlerin, ilahiyatçıların ve kısaca din adamlarının itikadi sapmaları çok daha tahrip edici oluyor. Bunların en büyük sapmaları da milliyetçilik, devleti kutsama ve Müslüman olmayan bazı şahsiyetleri takdis etme ve kendilerine rahmet okumak şeklinde oluyor.

Diğer bir sapma da kurucularının ve yöneticilerinin kendilerini Müslüman olarak tanımladıkları partilerde göze çarpıyor. Başka partiler de var, ama bu iddiamıza örnek olarak Ak Parti’yi vereyim. Hepimiz biliyoruz ki, Ak Parti’nin iktidara gelmesi Atatürkçülüğe, Kemalizme ve Laikliğe rağmendir. Sayın Erdoğan Atatürkçü, Kemalist ve Laik olduğu için değil, bunlara karşı olduğunu ikrar ettiği için millet tarafından seçildi, hem de defalarca…

Ancak son yıllarda görüyoruz ki, Ak Parti’nin yöneticilerinin kayda değer bir kısmı, bazen dilleriyle ve en çok da icraatlarıyla Kemalist, Atatürkçü ve Laik olduklarını haykırıyorlar. Hatta o kadar güçlüler ki, Atatürkçülük, Kemalizm ve Laiklik eleştirisi yapan üyelerini derhal partiden ihraç edebiliyorlar. Bu da Ak Parti’deki bu nevzuhur Atatürkçülerin ne kadar güçlü ve belirleyici olduklarını gösteriyor. Sözün burasında kendilerini hala Müslüman olarak tanımlayan Ak Partililere ve özellikle yöneticilere şu soruyu sormak gerekiyor: Atatürkçülere, Kemalistlere ve Laiklere rağmen iktidara gelmek ve gücünün zirvesinde onlara teslim olmak neyin karşılığı veya bedelidir?

Sonuç olarak buradaki sorumuz ve sorunumuz dernekler, cemaatler ve partiler üstüdür. Sorumuz ve sorunumuz, düşünme melekemizi yerli yerinde kullanıp kullanamadığımızdır. Bir tarafta azgın bir azınlığın kendisine tahakkümüne inancının gerektirdiği tepkiyi vermeyen – veremeyen Müslüman çoğunluk ve diğer tarafta zulüm ve hakaretlerle bu Müslüman çoğunluğa tahakküm eden bir azınlık… Kimin kendi düşünme melekesini nasıl kullandığına dair başka bir örneğe gerek var mı?