İç politika, “Butlan Krizi” tartışmalarına kilitlenmişken Siyonist rejim, ara vermeden vahşice Gazze ve Lübnan’ı bombalıyor.
Türkiye, 7-8 Temmuz’da Ankara’da NATO 2026 Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Bu zirveyi sıradan bir diplomatik toplantı olarak değerlendirmek safdillik olur. Bir yıl önce yapılan NATO Zirvesi’nde alınan kararlar, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın seyri, Ümmet coğrafyasında derinleşen işgal ve çatışmalar, İran’a yönelik saldırılar, Çin’in yükselen trendi ve NATO’nun gittikçe büyüyen ve genişleyen faaliyet alanı bağlamında bu zirve değerlendirilmelidir. Böylesi bir değerlendirme, Ankara Zirvesi’nin kritik kararlarla neticeleneceğini göstermektedir.
Ve Ankara, sessiz sedasız bunun hazırlıklarıyla meşgul…
Kamuoyu ise olan bitenden habersiz…
Ankara’nın zirve konusundaki sessizliği tesadüfi olmadığı gibi hayra alamet de değildir.
NATO üyeliği, 50’li yıllardan günümüze Türkiye’nin askeri, ekonomik ve siyasi yönelimlerini doğrudan etkilemektedir. Maalesef bu etkileme Türkiye’nin aleyhine ve olumsuzdur. İlginçtir, NATO iktidar ve muhalefetin büyük oranda uzlaştığı bir dokunulmaz alan, bir tabu gerçekliğidir.
Ankara Zirvesi öncesi şu sorular muhakkak cevabını bulmalıdır:
NATO nedir, niye vardır ve kime karşıdır?
Bir siyasi, ekonomik ve askeri işbirliği midir?
SSCB’ye karşı kurulmuş bir ittifak mıdır?
Soğuk savaş sonrası gözünü dünya işgaline diken çağdaş bir tiran mıdır?
Türkiye’ye asıl üye olarak mı, aparat ve maraba olarak mı bakmaktadır?
İtraile olan hayranlığı nereden gelmektedir?
Evet, NATO 1949’da SSCB’ye karşı kuruldu; ama bugün SSCB yok, yıkıldı.
Peki, NATO niye hâlâ var?
77 yıl boyunca yaptığı 35 zirvenin sadece 15’i SSCB dönemindedir.
Diğer 20 zirve niçin yapıldı ve bu son zirve niçin Türkiye’de yapılacak?
Bu, açıkça NATO’nun dönüştüğünü ve düşman algısını değiştirdiğini gösteriyor.
Ümmet’in aleyhine dönüşen ve Müslümanları düşman olarak gören bir yapı…
Peki, her şeyiyle ülkemizin aleyhine ve ümmetin düşmanlığına çalışan bu meşum paktta üye olarak ne işimiz var?
Ve onun vahşette abisi konumunda olan AB kapısında yalvar yakar üyelik aramamız bize niçin bu kadar tatlı ve gerekli geliyor?
Soru, soru ve sorular…
Bugün NATO’nun gündemine giren başlıklara bir bakalım:
Terörizmle mücadele (kasıt İslam), enerji güvenliği, siber savunma, uzay faaliyetleri, (ABD ve itrail için) kritik altyapıların korunması, iklim değişikliği, göç hareketleri ve hibrit tehditler…
Tehdit tanımı genişledikçe faaliyet alanı genişleyen bir NATO!
Dünyanın hemen her bölgesindeki gelişmeleri kendi güvenlik alanının parçası olarak değerlendiren bir NATO!
Ve gelinen noktada itrailin NATO içinde ön alan ve yükselen konumu!
İtrail, 1994 yılına kadar NATO ile ilgili belgelerde sınırlı bir şekilde yer alırken bu tarihte başlayan Akdeniz Diyaloğu ile NATO için sessiz bir ortaktan kilit bir unsura dönüşmüştür. Bu tarih sonrası NATO’nun öncülük ettiği “2001 Güvenlik Anlaşması, 2006 Bireysel İşbirliği Programı, NATO operasyonlarına katılım, Ortak eğitim ve tatbikatlar, NATO Karargâhı’nda diplomatik temsilcilik açılması, Siber güvenlik ve istihbarat alanındaki iş birlikleri” itrail için birbirinden bağımsız değildir. Bu, tamamıyla NATO’nun güvenlik mimarisini itrailin hizmetine koşmasının basamaklarıdır.
İtrail, NATO üyesi olmamasına rağmen bugün göstere göstere NATO’nun en önemli güvenlik ortağı olmuştur. NATO belgelerinde “Akdeniz Diyaloğu ortağından yakın ortağa, kilit ortaktan stratejik ortağa” varan dil değişim ve dönüşümü de bunu doğrulamaktadır.
NATO belgelerinde İran’ın giderek merkezi bir tehdit olarak anılması NATO’nun Ortadoğu’ya ve ümmete bakışını yansıtmaktadır. NATO-İran gerilimiyle itrailin; Gazze, Suriye ve Lübnan saldırıları, NATO-itrail ilişkileri birbirinden bağımsız süreçler değildir.
NATO, Avrupa/Batı savunmasını konuşmaktan çıkıp İslam, Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Kızıldeniz, enerji koridorları, siber uzayı, yapay zekâ ve küresel güç rekabetini konuşan, gündemine alan ve bunlara tahakküm etmeye çalışan bir yapı olmuştur. Doğal olarak Ankara’daki zirve sadece askeri bir toplantı olmayacak, aynı zamanda yeni küresel düzeni de konuşacak ve dizayn etmeye çalışacaktır.
Sonuç olarak asıl soru/n; Türkiye’nin niçin NATO üyeliğiyle ilgili değildir; NATO’nun geldiği nokta itibariyle Türkiye’nin nasıl bir pozisyon aldığı, alması gerektiği ve alacağıdır.
Türkiye, NATO’ya mecbur ve esir mi olacak; ümmet ve mazlumlar adına küresel baronlara karşı bir hami mi olacak?